
SITKI FIRAT
Röportaj: Hamit YALÇIN

Erzincan Kemaliye'de doğdu. Yedi yaşında gurbetçi oldu. İlk, orta ve öğretmen okulunu İstanbul' da bitirdi. Anadolu'da bir yıl köy öğretmenliği yaptı. Daha sonra girdiği Gazi Eğitim Enstitüsü Resim-İş Bölümünde fotoğrafla tanıştı. Fotoğraf eğitimini aldığı Şinasi Barutçu'dan etkilenerek, ilk makinasını aldığı 1949 yılında fotoğraf çekmeye başladı.
Resim öğretmeni olarak çalıştığı Diyarbakır ve Ankara Öğretmen Okullarında fotoğraf kursları açtı. 1966 yılında devletçe gönderildiği Almanya’da Fotoğraf ve İş Eğitimi üzerinde incelemelerde bulundu. Öğretim üyesi olarak fotoğraf eğitimi verdiği Gazi Eğitim Enstitüsünden 1977 yılında emekli oldu. 1980 yılında Fıratcolor Renkli fotoğraf laboratuvarını kurdu.
Sanat hayatına resim yaparak başlayan, devlet sergilerine katılan Sıtkı Fırat yoluna fotoğrafla devam etti. Türkiye’nin tanıtılmasını amaç edinerek adım adım dolaştığı Ülkenin, doğasını, kültürel zenginliklerini fotoğrafladı. Eserleri dergilerde, takvimlerde, Turizm Bakanlığı broşürlerinde ve afişlerinde kullanıldı. Yurdun birçok yöresi onun objektifi ile tanındı.
Yurt dışında 30’u aşkın ülkeyi gezerek fotoğrafladı. Orta Asya Türk Cumhuriyetleri, Almanya, Rusya, Malezya, Kuveyt, Azerbaycan, Balkan Ülkeleri, Kıbrıs, Japonya ve Çin’de sergiler açtı. 1989’da Pekin’de açtığı “Türkiye” ve Ankara’da açtığı “Çin” sergilerinden sonra, 1999 yılında Çin Halk Cumhuriyeti’nin 50.kuruluş yılı nedeniyle hazırlanan “Focus One Chaine’’ isimli prestij kitabına fotoğraf çekmek için Çin Kültür Bakanlığından davet aldı.Ayrıca 2002ve 2003 yıllarında Çin Artistik Fotoğraf Federasyonunca uluslar arası festivallere davet edilerek sergiler açtı.
Yurtiçinde ve yurtdışında açtığı 100’ün üzerindeki sergiden, "Türkiye", "Memleketim", "Doğu Karadenizin Güzellikleri", "Ormanlarımız", "Güneşin Doğduğu Yer Türkiye", "Yurttan ve Dünyadan Yansımalar", "Saklı Cennet Kemaliye" adlı sergileri yurdun bir çok ilinde tekrarladı.
Çok sayıda ödülün sahibi olan Sıtkı Fırat’a 1998 yılında TÜRKSAV tarafından “Türk Dünyasına Hizmet Ödülü”, 2004 yılında FSK tarafından “Fotoğrafta 50.yıl Onuru”, 2001 yılında FIAP tarafından “Yılın Duayen Sanatçısı”, 2005 yılında Sanat Kurumu’nca “Yılın Fotoğraf Sanatçısı” ünvanları ve 55. Fotoğraf yılı dolayısı ile Kültür Bakanlığınca başarı plaketi verildi.
Sıtkı Fırat 1976’da YAYKUR için Eğitim Enstitüleri resim bölümüne “Fotoğrafcılık’’ adlı kitabını, sonraki yıllarda “Selçuklu Sanatı”, “Güneşin Doğduğu Yer Türkiye”, “Yurttan ve Dünyadan Yansımalar”, “ Saklı Cennet Kemaliye” adlı fotoğraf kitaplarını yayımladı. 60. fotoğraf yılında da Kültür ve Turizm Bakanlığınca “Türkiye’den Renkler ve Şaheserler” adlı prestij kitabı yayımlandı. Birçok dergi ve televizyon kanallarında portfolyoları yayınlanan Fırat’ın 2011 yılında TRT tarafından belgeseli çekildi.
Sıtkı Fırat TÜTAV üyesi, AFSAD onur üyesi, FSK kurucu ve onur üyesidir.

1 – Öncelikle sizi tanıyalım. Sıtkı Fırat kimdir, nerelidir? Okul yılları, gençliği nasıl geçmiştir?
-Bugün Erzincan ili Kemaliye’ ye bağlı Akçalı Köyünde doğmuşum. Alın yazım 1936 yılı Eylül ayında çizildi diyebilirim. İmparatorluk yıkılmış Ulu Önder Mustafa Kemal’ in liderliğinde Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 16. yılı. Ülke içerisinde Nüfusun %70’ i köylerde % 30’u şehirlerde yaşıyor. Savaşların getirdiği ağır yük henüz silinmemiş, Köylerin çoğunda okul ve öğretmen yok. Okul çağımın geldiği yıl benim de okula gitmem gerekiyor ama köyümüzde okul yok. Kendi kaderini yaşayan 40 hanelik bir dağ köyü. Arazi kıt su kıt taşlar toplanarak tarla açılmış. Araba yok her şey eşek ve at sırtında taşınıyor ama 2-3 katlı kale gibi konak evleri var. Üstelik ortada baba da yok. Konuşulanlardan, annemden İstanbul’ a para kazanmaya gittiğini anlıyorum. Yağmur yağarsa köylünün unu ve bulguru çıkıyor, bir de davar besleyenin yağı, peyniri. İnsanlar her şeyi üretip yemek zorunda ama gaz, tuz, giyecek almak için para gerek. İşte bu yüzden 200 yıl önce dedelerimiz gurbet olarak İstanbul’ u bellemiş. Erkekler 18 yaşına gelince evleniyor. Çünkü her şey insan gücüne dayanıyor. Hizmet için eve gelin lazım. Evlenen genç bazen birkaç ay bazen bir yıl sonra ver elini gurbet veya askerlik. Gurbete gitmek şimdiki gibi kolay değil. O yıllarda gurbet, İstanbul yolculukları 1 ay sürüyor. Yol yok, tren yok. Karadan denize inmek gerekiyor. Kervanlar oluşturuluyor. Katırlarla; Sivas Şebinkarahisar üzerinden 20-25 günde Giresun’a varılıyor, oradan da vapur denk gelirse 2-3 günde İstanbul’a gidiliyor. Tabii bu zorlu yolculuk neticesi gidenler en az 5- 10 yıl sılaya dönemiyor. Göç de olmadığından geride kalan hanımlar çocuklar, gençler ocağı tüttürüyor.

Şans mı diyeyim, anamın dirayeti mi diyeyim? Ablam, kız kardeşim ve ben, 4 kişilik aile. Anamın üstlendiği reçberlikle uğraşıp duruyorduk. Bana oğlak otlatmak, dut toplamak gibi işler düşerdi. Bayramda pınardaki kayaların altından çıkardığımız özlü çamurlardan heykelcikler yaptığımı hatırlıyorum. Kışları da yağan karda altımıza birer tahta parçası bulursak kızak kayardık. İşte hayal perdesi içindeki böyle bir ortamdan ayrılacaktım. O yıl yaz tatili için daha önce İstanbul’a okumaya gitmiş bir ortaokul öğrencisi köye gelmişti, annem de 1 saat uzaklıkta okul olan köye gidip gelemem diye, beni onunla birlikte İstanbul’a yolluyor. Sevindim mi, üzüldüm mü? Bilemiyorum. Çıkış o çıkış. Bir taraftan oradan ayrılış diğer tarafta babaya kavuşmak. Sevinçle keder baş başa. Fakat biz dedelerimiz babalarımız gibi 1 ay kervanlarla gitmedik. O yıllarda Sivas, Erzurum tren hattı da açılmış fakat köye 70 km mesafede bu yolun bir kısmını eşek sırtında bir kısmını da kamyon yüklerinin üstünde olarak Kemaliye’nin tren istasyonu Bağıstaş’a ulaştık. Aklımda kalan unutamadığım bir anım da, annemin yeni aldığı şapkamı tren kalkınca pencereden bakarken rüzgarın alıp götürdüğü. Bunları anlatmakla Türkiye’nin bugün geldiği noktada tarihe kısa bir not düşmek istedim.

Göztepe'de bir hemşehri evinde babamla buluştuk. Babam beni Haydarpaşa'dan vapura bindirdi. Treni gördüm, denizi gördüm, vapurları gördüm. İki gün içinde sanki başka bir dünyadaydım. Babam Aksaray’da o yıllarda İstanbul’un önemli liselerinden biri olan Pertevniyal Lisesi'nde hizmetli olarak çalışıyordu. Babam ben gelmeden okul idaresine benden bahsetmiş, o saygı değer öğretmenler de okumam için kolaylık göstermişler. Babamın evi yoktu. Okulda yatıp kalkıyordu. Bende onunla beraber bu eğitim yuvasında barınacaktım. Merdiven altında 10 metrekarelik bir yerimiz vardı. Fatih 56. ilkokuluna kaydım yapıldı. 5. Sınıfı orada bitirdim. 5 yıl zarfında köye hiç gidemedim. 2. Dünya Savaşı yılları idi. 2. sınıfta Atatürk’ün ölümünü yaşadım. Cenazenin Ankara’ya naklini seyrettim. 1941 yılında İstanbul’u boşaltmak için trenler bedava oldu. O zaman sılaya, annemi görmeye gittim. Sonraki yıllarda da bu gidiş geliş daha sık oldu ama her gidiş geliş gözyaşı idi. Bir yedi yıl babasız bir beş yılda anasız geçmişti.

İlkokuldan sonra yine Aksaray'da Yeni Kapı Ortaokulu'na kaydım yapıldı. 3 yılımda öyle geçti. Bu yıllarda harçlığımı çıkarmak için gazete sattım. Babamdan yükümün kalkması için öğretmenler bir yatılı okula geçmemi tavsiye ediyorlardı. İstanbul'da öğretmen okulu vardı ve babama oraya girmemi uygun bulduklarını söylemişler. O yıllarda öğretmen okulları, ortaokulu iyi ve pekiyi derecede bitiren ve okul idaresinin uygun gördüğü öğrencileri yatılı olarak kabul ediyorlardı. Şartlarım uygundu ve öğretmen okuluna kaydım yapıldı. Artık yönüm belli olmuştu. Öğretmen olacaktım. İlk haftalar alışamadıysam da sonradan alıştım. Okulun toplamı 130 öğrenci idi. Çok değerli öğretmenlerimiz vardı. Hepsinden feyz aldık. Okul bugünkü Beşiktaş Levent yokuşunda jandarmaya tahsis edilmiş binalardı. Her tarafı boştu. Yürüyerek Mecidiyeköy’e 20 dakikada, Beşiktaş’a yarım saat sürerdi. Hafta sonları babama uğrardım. Genellikle sinemaya giderdik. Sinemaya oldukça meraklı idim. Filmlerde fotoğraf karelerini İyi kötü ve siyah beyaz dengelerini, kompozisyonlarını kendimce yorumladığımı biliyorum. Resim derslerine de ilgim yoğundu. Boş zamanlarımda resim yapardım. Karikatür yaptığımı da hatırlıyorum. Futbol merakımda oldu. İstanbul’da 2 stadyum vardı. Kadıköy de şimdiki Fenerbahçe Stadının olduğu yerde toprak saha, 10 bin kişilik bir stadyum birde bugünkü Çırağan otelinin olduğu yerde Beşiktaş'ın şeref Stadyumu. Öğretmen okuluna girmeden önce geçen sekiz yılda İstanbul'u iyice öğrenmiştim. Taşradan gelen arkadaşlarıma da rehberlik yapardım. Sinema afişlerine, fotoğraflarına çok bakardım. Geleceğimi yönlendiren bugün hala arşivimde bulunan Avusturyalı fotoğrafçı Othmar’ın 2 İstanbul kartpostalını satın almışım. Bunu fotoğrafla ilgilendiğimin ilk emaresi olarak düşünüyorum. Öğretmen Okulu 2. sınıfı bitirmiştik. Tatilde yine anamın yanına gittim. Babam daha hala Pertevniyal lisesinde çalışıyordu.
Tatil dönüşü okulumuzun Edirne'ye nakledileceği söylendi. Öğretmen okuluları kapatılıyor bazı okullar bir yerlerde toplanıyordu. Bize de Edirne düştü. Edirne de tarihi bir şehirdi.

2 – Fotoğrafla ilk tanışmanız ve başlangıcı hatırlıyor musunuz?
- Fotoğrafın sihirli karanlık odası ile ilk burada tanıştım. Fotoğraf makinesi olan arkadaşlarımız vardı, bol bolda hatıra fotoğrafları çekiyorduk. Ben de sahip olabilir miyim? Diye çok düşündüm. Okulumuz daha önce kız öğretmen okulu imiş. Okulda fotoğraf eğitsel kol faaliyetleri yapılıyormuş. Bir agrandizörle küvetler ve banyolarının bulunduğunu öğrendik. Babası fotoğrafçı olan bir arkadaşımız ben biliyorum diye karanlık odayı düzenledi ve ilk olarak agrandizörün altında filmden düşen ışıkların banyoya atılan kartta nasıl belirlendiğini gördüm. Bu olay beni çok etkilemişti. Bu deneme burada kaldı. Çünkü bununla ilgili ne tahsisat ne de bir öğretmen vardı. Okul bitmişti artık öğretmen olmuş eylül ayında tayin olacağımız yerleri bekliyorduk. Burada kaldığımız bir yıl içerisinde değerli bir resim öğretmenimiz oldu. Benimle birlikte uğraşan 4-5 arkadaşa hep Gazi Eğitim Enstitüsü Resim bölümüne girmemizi teşvik etti. Fakat ben öğretmenliğe gitmeye karar verdim. Madden daha okumama imkan yoktu. Babam yaşlanmış 40 yıl sonra 65 yaşında köye dönecek zamanı gelmiş. Ona da yardım etmem gerekecekti. Tayinim Erzincan Valiliği emrine, birkaç arkadaşımında Trabzon, Ağrı, Kars gibi yerlere çıkmıştı. Birbirimizden ayrılmamak için karadeniz üzerinden gitmeye karar verdik. Trabzon’a varacak ordan Erzurum’a gidilecek, ben trenle Erzincan’a geçecek diğer arkadaşlarım yolarına devam edecekti. Arkadaşlarla birkaç gün daha beraber olacak ve karadeniz sahillerini görecektik. Birkaç gün sonra kamyondan bozma bir otobüsle 2 günde Trabzona ulaştık. Fotoğrafa başladığım sonraki yıllarda sık sık karadenize gitmemin nedeni bu bölgenin bende bıraktığı izlerdi. Erzincan'da Kemaliye’ye bağlı köyüme 6 saat mesafedeki Başpınar bucağında öğretmenliğe başladım. Fakat aklım Ankara'da resim bölümüne giren arkadaşlarımda idi. Bende de 3 yıl daha okumanın içgüdüsü iyice yerleşti. Kemaliye’nin Başpınar bucağında zor şartlarda 60 öğrencili bir okulda bir eğitmenle birlikte bir ders yılını bitirdim. Gazi'ye giren arkadaşlarımla sık sık mektuplaştım ve yazı köyümde geçirerek sınavlara girmek için Ankara'ya gittim. Sınavları kazanarak o zamanki adı Gazi Eğitim Enstitüsü olan şimdiki Gazi Eğitim Fakültesi Resim bölümüne girdim. Okul 3 yıldı. İstediğim branşı seçmiştim. Sınıfımız 20 kişi idi. 3 yıl daha yatılı okuyacaktım. İlk yıl derslerimiz içerisinde Fotoğrafta olduğunu öğrenince çok sevindim. Hocamız Şinasi Barutçu idi. Sonradan hocamızın Almanya da fotoğraf eğitimi görmüş Türkiye’ye Sanat Fotoğrafçılığını getiren ilklerden olduğunu öğrendik. Haftada iki saat fotoğrafçılık dersimiz vardı. Haftalar geçtikçe makinaları ve karanlık odayı öğrendik. Çekim işlerinide okulun 2 makinası ile sıraya koyarak yapıyorduk. Fakat beni iyice merak sarmıştı. Makine sırasını bekleyemez oldum. Bir makina edinecektim, ama nasıl? Babamda artık köye dönmüş harçlıkta gelmiyordu. Şinasi hocamızın fotoğraflarını da gördükçe heyecanlanıyordum. Senenin yarısını geçirmiştik. Okulda bazı arkadaşların anı fotoğrafı çekerek sattıklarını gördüm. Bu bana bir ışık tuttu. Arkadaşlarımdan borç para alarak bir makine alırsam hem borcumu öder hem de harçlığımı çıkarırım diye düşündüm. Fotoğraf Makinelerinin fiyatlarını incelemeye başladım. İşimi görecek en ucuz makine 90 lira idi. Arkadaşlarımla konuşarak 90 lira olan o makineyi aldım. Böylece Agfa marka 3 enstantanesi olan 6x6, 12 kare çeken ilk fotoğraf makineme sahip oldum.

3 – Türk Fotoğrafçılığının duayen isimleri arasında seçkin bir yeriniz var. Fotoğrafa adanan bir ömür ve geçen yıllar… Yaklaşık kaç yıldır fotoğraf dünyasının içindesiniz? Bu birikim nasıl oldu? Yaşanan zorluklar, hüzünler, mutluluklar… Kısaca anlatır mısınız?
- Yıl 1949. Anı fotoğrafları çekiyor, harçlığımı da çıkarıyordum. O yaz köye gittim ve Kemaliye’nin vahşi doğasından kareler çekerek arkadaşlarımla paylaştım. Babamda gurbetten köye dönmüştü. Ertesi yıl evlenmemi istediler onları kırmayarak görücü usulü ile evlendim. Bir yıl evli olarak okudum. Okul bitince Gümüşhane orta okuluna tayinim çıktı. 2 ay orada öğretmenlikten sonra Yedek Subay okuluna Ankara'ya geldim. O yıllarda 6 ay okul 6 ay Asteğmen olarak kıta hizmeti vardı. Kıta hizmetimi Kars sınırlarında Şahnalar'da yaptım. Bu müddet içerisinde Kars dolaylarındaki tarihi ve kültürel dokuyu fotoğrafladım. Subay arkadaşlara kurs vererek fotoğrafçılığı öğrettim. Bir karanlık oda kurdum. Askerlik hayatım bitince Diyarbakır Ziya Gökalp Lisesi Resim Öğretmenliğine atandım. Bu tarihi şehirde 7 yılım geçti. Diyarbakır, Urfa, Mardin gibi yakın illeri tanıma ve fotoğraf çekme fırsatım oldu. Okulda kurs açarak öğrenci yetiştirdim. Resim bölümüne birçok öğrenci kazandırdım. Bu yıllarda resim çalışmaları da yapıyordum. Bir sergi açtım. Birçok tablom satıldı. 2 tablomda katıldığım Devlet Resim ve Heykel sergilerinden satın alındı. Böylece elime para geçti ve o yılların iyi bir makinası olan 36 pozluk Kodak Retina 2A Fotoğraf makinesine sahip oldum.1958 yılında ikinci oğlum Artuk dünyaya geldi. Artık Diyarbakır'dan ayrılmam gerekiyordu.1959 yılında Ankara Öğretmen Okuluna naklim oldu. Ankara'da hocamız Şinasi Barutçu'nun kurduğu Türkiye Amatör Fotoğraf Kulübü içerisinde fotoğraf çalışmalarımı yürüttüm. Ankara geçim zorluğu içerisinde oldum. Eşim çalışmıyordu. Geçim zordu. Ek işler aradım. Resim satılmıyordu. Bir gün, Diyarbakır’dan tanıdığım emekli subay arkadaşıma rastladım. Fotoğraf ajansı kurmuştu bana ortaklık teklif etti. Bir yıl onunla çalıştık. Sonra ayrılmak zorunda kaldım. Bu konuda tecrübe edinmiş, fotoğraf piyasasını tanımıştım. Eşimin üzerine bir yer açarak, gece fotoğraf işleri yapmaya başladım. Evin bir odasını karanlık oda yaptım. Düğün salonu ve otel kiralayarak toplantı fotoğraflarından para kazanmaya başladım. Bunlar çok zor günlerdi. Gece fotoğraf işleri, gündüz okul. Yıllar geçti fakat bunlar beni tatmin etmiyor sadece geçimimi rahatlatıyordu. 60’lı yıllardan sonra, bankalar duvar takvimleri yapıyordu ve bunlar yurttan çekilmiş güzel manzaralar arıyordu. Bununla ilgilenmeye ve seyahatlere başladım. Böylece çektiğim fotoğraflar, duvar takvimlerinde görünmeye başladı. Bunlar beni teşvik etti. Fırsat buldukça Yurdu adım adım taramaya başladım. 1966 yılında devlet tarafından gönderildiğim Almanya'da fotoğraf okullarını inceleme fırsatım oldu birçok seminere katıldım. Artık resmi bırakmış tamamen fotoğrafa yönelmiştim. Almanya dönüşü arabasız fotoğraf çekmenin zorluğunu anladığımdan bu arada kullanılmış bir araba aldım. Bu yıllarda kızım Aysu'da doğdu. 1970 yılında PTT Genel Müdürlüğü'nün illerin fotoğraf çekimi için açtığı fotoğraf ihalesini kazandım ve bu vesile ile yurdu gezip bir hayli fotoğraf çektim ve yurdu daha iyi tanımaya başladım. Ülkenin fotoğrafı yoktu. Bu bilinçle seyahatlere devam ettim. Birçok yer benim objektifimden tanındı. O yıllarda Türkiye'de fotoğraf çekmekte zordu. Çok yerde yasaklarla birlikte neden fotoğraf çektiğimizde sorgulanıyordu. Bir defasında dayak yedim ve filmlerime el konmak istendi. Bir defasında karakolluk oldum ve birkaç kez ölüm tehlikesi atlattım. Fotoğraf makinasına sahip olduğum yılı başlangıç sayarsak 62 yıldır fotoğrafla beraberim.

4 – Türk fotoğrafçılığna kazardırdığınız bir çok eser ve kitap ve fotoğrafçı var. Çalışmalarınız ve yaptıklarınızın önemli başlıklarını anlatır mısınız?
- Ben kendime fotoğrafta bir yol çizmiştim. Türkiye’nin fotoğrafı yoktu ve ülkenin tanıtılması fotoğrafla mümkündü. Ülkenin doğal ve kültürel güzelliklerini fotoğraflamak gerekiyordu. Ülke tanıtımına büyük katkılarım oldu. Kültür ve Turizm Bakanlığında 15 kadar fotoğrafım afiş basıldı. Broşür ve tanıtım kitaplarında yayımlandı. Yurt içinde birçok ilde önemli sergiler açtım ve gösteriler yaptım. Yurt dışında 17 ülkede sergi açtım, 30 u aşkın ülke gezdim fotoğraf çektim ve etkilendim. Dünya coğrafyasını tanıdım. Yurdumun değerini ve güzelliğini daha çok anladım.1999 yılında Pekin'de açtığım bir sergiden sonra Çin Halk Cumhuriyetinin 50. Kuruluş yıldönümü nedeni ile çıkaracakları prestij kitabına fotoğraf çekmek için davet aldım. Bunun için Çin'e tekrar giderek 20 gün müddetle fotoğraflar çektim. ‘’Focus on China’’, Photos by Foreign Photographers, adıyla kitap büyük boy ve lüks bir cilt içerisinde yayınlandı. Ayrıca Çin sanat Fotoğrafcıları derneğince 2 defa uluslararası festivallere davet aldım ve katıldım. Fotoğraflarım sergilendi. Çin gazetelerinde röportajlarım çıktı televizyon çekimleri oldu. Yurt içinde onlarca sergi yüzlerce gösteri yaptım. Birçok ödül aldım, yarışmaların seçici kurullarında bulundum. 1966 yılında yaygın eğitime fotoğrafçılık adı ile bir ders kitabı yazdım. Sergi katolaklarımın dışında SELÇUKLU SANATI, GÜNEŞİN DOĞDUĞU YER TÜRKİYE, SAKLI CENNET KEMALİYE ve geçtiğimiz yıl Kültür ve Turizm Bakanlığına yaptığım TÜRKİYE'DEN RENKLER VE ŞAHASERLER adlı prestij kitaplarım var. Benim fotoğraflarımdan etkilenip fotoğrafa başlayan çok kişi oldu. Öğrencilerime de bunu aşıladım.

5 – Günümüzde Fotoğraf sanatının yeterince gelişip gelişmediği konusunda ki görüşleriniz nelerdir ve Fotoğraf sanatının karşı karşıya olduğu sorunlar var mıdır? Birde ülkemizde üniversitelerde ki fotoğraf eğitimi konusunda gelinen nokta yeterli mi? Sizce nasıl olmalı?
- 1950 ile 1970 yılları arasında Türkiye'de fotoğrafa gönül verenlerin sayısı bir elin parmakları kadardı. Fotoğraf ve fotoğrafçı da pek benimsenmezdi. 1970 li yıllardan sonra fotoğraf derneklerinin açılmaya başlaması ile heveskarlar (amatör) çoğaldı ve bunlar arasından tanınmış fotoğrafçılar çıktı. Bugün gelinen noktada ilgi daha da arttı ve fotoğraf popüler bir sanat dalı olarak gelişmeye devam ediyor. Fotoğraf çekmek dijital makinelerle daha da yaygınlaştı ve kolaylaştı. Fotoğraf sanatçısının sorunu henüz kolleksiyonerlerinin bulunmaması ve fotoğrafın satılmaması. Devletin de sanata destek verdiği söylenemez. 3 yıl öncesine kadar bakanlık sanatçılardan saydam satın alırdı. Şimdi ondanda vazgeçildi. Sergi açmak, kitap yapmakta fotoğrafçılar sponsor bulmakta zorlanıyor. Fotoğraf kitapları da pek satılmıyor.

Üniversitelerimizde fotoğraf bölümleri açıldı ama bana göre fotoğrafın önce meslek lisesi olması lazım sonra ihtisas için Üniversiteye veya Yüksekokul gerekir. Türkiye'de başarılı fotoğrafçılar olduğuna inanıyorum. Bunu şahsen de gördüm. Çin'de davet edildiğim uluslararası üst düzey yüzlerce fotoğrafçının katıldığı festivallerde mukayese etme imkanım oldu. Bizdeki sorun fotoğrafçının eserlerini gün yüzüne çıkartmaktaki zorluklardır. Yeterince fotoğraf yayınının olmaması ve basınında gereğince yer vermemesi Türkiye’deki en büyük handikaptır..

6 – Günümüzde fotoğraf sanatında eski kuşak yeni kuşak kesişmesi yada çatışması var mı? Nasıl değerlendiriyorsunuz ?
-Eski yeni kuşaklar arasında böyle bir şeyi şahsen hissetmiyorum. Yalnız derneklerden yetişen arkadaşlar kendi dünyaları içinde kalıyorlar. Birkaç fotoğraf çekmekle sanatçı olduklarını sanıyorlar. Ustaları da pek tanmıyorlar. Daha doğrusu bir sanatçı furyasıdır gidiyor. Fotoğraf en kolay sanat dalı olarak görülüyor. Halbuki hiç de öyle değil. İyi bir birikim lazım. Plastik sanatların gerektirdiği ön bilgileri almak sanatsal kültürle yoğurulmak iyi bir gözlemci olmak ve çok çalışmak lazımdır. Unutulmamalı ki fotoğraf makinesi bir araçtır. Fotoğraf makinesinin arkasından bakan göz önemlidir kişinin beynini ve yüreğini koyması gerekir.

7 – Dijital teknoloji ile birlikte fotoğrafik algılar, alışkanlıklar ve gelenekler de değişimler oldu mu? Özellikle Fotoğrafı hobi olarak seçen insanların sayısındaki inanılmaz artış ve fotoğraf paylaşım sitelerinin sayılarının yüzlerle ifade edilmesini nasıl okumak lazım ?
-Hiç şüphesiz dijital fotoğrafın keşfi bir devrimdir. Fotoğraf çekmek çok kolaylaştı. Fotoğraf makinaları çok gelişti. Bilgisayarlarla müdahaleler istenilen şekilde yapılabliyor. Kısacası artık fotoğraf yalan söyleyebiliyor. Fotoğraf çekmeden de fotoğraf yapılabiliyor. Bilgisayarda photoshop programını iyi kullanan genç nesil bu işte başarılı ama bence bu fotoğrafın ayrı bir dalı olabilir. Gerçek olan doğrudan fotoğrafta birşeyler üretebilmektir. Gençlerin fotoğraf siteleri ile paylaşımları güzel bir şey, fotoğrafla uğraşanlar birbirlerini tanıyor. Güzel fotoğraflarda görerek gelişiyorlar. Hobi olarak fotoğraf çekenler arasından bu işte sebat edenler yarının iyi fotoğrafçıları olacaktır. Buna inanıyorum.

8 - Fotoğraf sanatçısı Sıtkı Fırat’ın başka hobileri, zevkleri farklı sanatsal uğraşları var mıdır?
-Yaptığım tahsil gereği öğretmenliğimin ilk 10 yılında resim çalışmaları yaptım. Devlet resim sergilerinden alınan iki tablom Resim heykel müzesinde bulunuyor. 90 Yılından sonra da yeniden resim yapmaya başladım. Önümüzdeki yıl bir resim sergisi açmayı düşünüyorum. Fotoğrafa başlamadan önce 15-20 yaşlarında okul tatillerinde köye gittikçe, babamın almış olduğu bir av tüfeği vardı. Köydeki arkadaşlarla ava gitmeye başladım. Yörede keklik çoktu. Hatta tarla sahipleri keklikler buğdayları bitiriyor, gidin şunları avlayın diye teşvik ederlerdi. Bu av gezileri bende doğanın güzelliğini keşfettirdi. Bir fotoğraf makinamın olmasını ve bu güzellikleri arkadaşlarımla paylaşmayı da çok düşündüğümü hatırlıyorum. Bu avcılığım Ankara'da meslek hayatım boyunca da devam etti. Çok defa fotoğraf makinam yanımda oldu. Değişik avlaklarda çektiğim bu fotoğraflardan arşivimde bir çok fotoğraf vardır. Yemek yapmak da hobilerim arasındadır. Babamla yaşadığım yıllarda yemeğimizi babam yapardı. Ben de ilgilenir yardım etmek isterdim. Sonraları ben de yapmaya başladım ve bu ilgi devam ederek gelişti. Bugün iyi bir aşçı ve gurme olduğumu söyleyebilirim. Zevklerim arasında tabii seyahat etmek var. Bu da fotoğrafın vazgeçilmezi. Hiç tatil yaptığımı bilmem fotoğraf seyahatlerim benim tatilim olur. Müzikle de ilgilenirim.İyi bir dinleyiciyim. Türk Halk Müziğini çok severim.

9 – Türkiye’de fotoğraf sektörünün öncülerinden diyebileceğimiz bir işletmeniz var. Ve uzun yıllar fotoğraf camiasına hizmet verdiniz. Gelinen noktada son durumu değerlendirir misiniz? Sektörün sorunları ve geleceği hakkındaki görüşlerinizi merak ediyoruz…
-1960lı yıllardan sonra renkli fotoğraf çekimi çoğalmaya başladı. Ben de diapozitif çekimlerine başlamıştım. Banyo için dışarıya gönderiyorduk. Fakat bazen acil işler oluyordu. Onun için banyosu bulunan kodak ektachrome filmleri banyo etmeye başladım. Daha sonraları kart baskıları için de açık formülleri bulup eczaları temin ederek evde denemelere başladım. Termostatlı küvetler yaptırdım, seri ve kaliteli tab yapmak çok zordu vazgeçtim. Öğretmenlik mesleğimin son üç yılımda Gazi Üniversitesinde öğretim üyesi olarak fotoğraf derslerine girdim. Meslekte 26 yılımı doldurmuştum. Fotoğrafa da zaman ayırmam gerekiyordu. Siyah beyaz çekimler artık renkliye dönmüştü fakat yaptırmak zordu. Ankara'da bu işe giren ilk laboratuvar iş yetiştiremiyordu. Bu boşluğu görerek 1977 emekliliğimi istedim. Almanyaya giderek incelemelerde bulundum ve 1980 yılında Fıratcolor adında bir renkli laboratuvar kurdum. Yoğun işle karşılaştık ve birkaç yılda gelişerek Türkiye'nin en kaliteli laboratuarı olduk. 17 elemanla çalıştığımız günler oldu. Çekim sonrası hizmetlerde kaliteli işler yaptık fotoğrafta buda önemli bir hizmetti. Oğullarım Aykut ve Artuk bu işi başarıyla yürüttüler. Ben de kendime daha çok zaman ayırarak çekimlere daha çok çıkma fırsatı buldum. Dijital fotoğrafın gelişmesiyle fotoğtaf laboratuvarları büyük sıkıntıya girdi, çoğu kapandı veya küçüldü. Çünkü baskı ihtiyacı hissedilmiyor. Anında görüntü insanları tatmin ediyor. Mesleğin ticari sıkıntıları gittikçe artıyor. Sonunu ben de merak ediyorum…

10 – Fotoğrafa adanan bir ömürün ardından bu sanat size ne kazandırdı? Ya da ne kaybettirdi?
-Ben sanat eğitimi aldım bunu fotoğrafla sürdürdüm. Fotoğraflarımda resimsel bir tat vardır estetiği birinci planda tutarım. Fotoğraf sektöründeki bir boşluğu görerek bir işletme kurdum. Sektörün ihtiyacı olan yenilikleri Fırat Color olarak takip ederek hizmet verdik. Çocuklarımı bu işe soktum. Ailemizin geçimini bu işle temin ettik. Sanatsal çalışmalarım, seyahatlerim sergilerim ve kitaplarım bu işletme sayesinde oldu. Öğretmen maaşı ile kalsaydım bunların hiç birisi olmazdı. 2000 yılında kaybettiğim eşiminde başarımda büyük katkısı oldu. Sanatın herhangi bir dalıyla uğraşmak insanı emekli etmiyor. Hocalıktan emekli oldum fakat fotoğraftan kendimi emekli edemiyorum. Hala fotoğaf çekiyorum. Zengin bir slayt arşivim var. Bunlar arasından seçtiklerimle yeni kitaplar yapmayı düşünüyorum. Zamanın ne çabuk geçtiğini anlayamadım ve hala o en güzel fotoğrafı çekmeye çalışıyorum.

11 – Anadolu Fotoğraf Dergisi’ne önerileriniz, tavsiyeleriniz var mıdır? Bu vesiyle Fotoğrafa yeni başlayan bu sanatı özünde benimseyip yola çıkan gençlere önerileriniz nelerdir?
-Anadolu Fotoğraf Dergisi'ni beğendim. Bu tip sanal birçok dergi var. Herşeyin İstanbulun tekelinde olduğu bir ülkede isminize layık, Anadolu'nun sesi olursanız Türk Fotorafına büyük hizmet etmiş olursunuz. Bizlerin örnek alacağı ustalar yoktu. Herşeyi deneme yanılma yöntemi ile öğrendik. Çok zaman kaybettik. Bugün gençlere rehberlik edecek birçok usta var. İmkanları daha çok, yeterki yürekten inanılsın ve çalışılsın.

12 – Dergimize yaptığını değerli açıklamalarınız için çok teşekkür ederiz.
-Siz de bana bu imkanı verdiğiniz için teşekkür ederim.






























***
|