
"KENTE KARŞI İŞLENEN SUÇLAR ÜZERİNE"
BİR KENTİN SİVİLCELERİNİ SIKMAK
BEHİÇ GÜNALAN
Kente karşı işlenen suçlar konusu, bir sokak fotoğrafçılığı projesidir. Projenin yöneldiği ve yürüdüğü platform sokaktır.
Sokak fotoğrafçılığı insan ve insanla ilişkili olan şeyle beslenir. İçinde de, hedefinde de insan vardır. İnsana dokunur, insandan etkilenir; insanı etkiler. Sokak fotoğrafı hayatı ve dünyayı görür; olaylara tanıklık eder. Kente Karşı İşlenen Suçlar projesinde vizörlerimizden, evlerimizin, stüdyolarımızın ve iç dünyamızın dışında yer alan hayata baktık.
Fotoğrafçının bir görevi de, toplumsal sorumluğunu yerine getirmektir. Toplumsal sorumluluk, fotoğrafın daha çok belgesel alanında yer alan ve boyutları olan bir konudur.
Belgesel fotoğraf gerçeği değiştirmez, olduğu gibi aktarır; toplumların kültür birikimlerini, toplumsal değerlerini, yaşam alışkanlıkları ve biçimlerini, siyasal ve toplumsal hareketleri kayıt altına alır. Kültürleri gözler, gözden geçirir; onları sahiplenir. Bu kültürleri tanır; tanıtır. Başka bir yönden belgesel fotoğraf bir kültür yolculuğudur.
Belgesel fotoğraf, toplumsal tarihin ışığıdır; tarih onun aydınlığında doğru yolu ve yönü bulur. Tek başına tarihi yazmaz ama , yazılmasında etkin bir rol üstlenir.
Belgesel fotoğraf, sorunları ve durumları tespit eder. Onları belgeler ve gün ışığına çıkarır. Sorunlar hakkında topluma bilgi ve haber verir.
Bazen de eleştiri gücünü kullanır. Toplumsal aklın yön tabelasıdır. Uyarır, işaret eder, gösterir. Hayatı izler, gözler, algılar; fark eder; fark ettirir.
Belgesel fotoğraf, yorum içerir; ama yalan içermez. Gerçektir; sahicidir. Varsayım değil, var olandır. Toplumun ortak aklının, bilincinin ve vicdanının oluşturulmasında derin ve geniş bir platformdur.
Bir atölye çalışması olarak doğan Kente Karşı İşlenen Suçlar projesi de, bir fotoğrafçı sorumluluğuyla yaşadığım Edirne’ye karşı olan, borcumu ödemeyi amaçlıyordu.
Kente karşı işlenen suçlar projesinin konusunu, yıllar önce Kocaeli’de düzenlendiğini hatırladığım bir fotoğraf yarışmasından esinlendiğimi söylemeliyim. Doğrusu konu, başlangıçta atölye grubu elemanlarına fazla sevimli gelmemişti. Enine boyuna grupta tartışılırken, gözlerden yansıyan ışıklar hiç de umut ışığı yansımıyordu.
Açıkca dile getirilmese bile, böylesine yalın ve doğrudan bir konu içeren projeden çıkarılacak sonuç hakkında herkes karamsardı. Projeyi yürütme aşamasında konumuzun Alanya’da düzenlen başka bir fotoğraf yarışmasının içeriğiyle örtüşmesi de, atölye grubuna moral kaynağı oldu.
Çekimler başladıktan kısa sürede çalışmalarımız, eğlenceli hale dönüştü. Kenti yeniden gözden geçiyorduk; Osmanlı Devleti’ne 94 yıl başkentlik etmiş Edirne, adeta hafızasını kaybetmişti. Yaptığımız işin yeniden kent hafızasını tazeleme olduğunu anlayınca; sorumluluğumuzun daha bir farkına vardık.
Edirne, atalarımızdan kalan desem eksik ifade etmiş olurum; Dolmen ve Tümülüsleriyle Maden çağına ve Traklar’a kadar uzanan yerleşim alanına sahip olduğu kadar, mitolojik söylemleriyle Roma’nın Bizans’ın tabi en son Osmanlı’nın gözde şehri olarak, uygarlıkların ev sahibidir, bir uygarlık parıltıdır.
Edirne Avrupa’daki kıtasındaki sınır şehrimizdir. Cumhuriyet Türkiyesi’nin Avrupa’sıdır. Edirne bir mirastır. Bu kenti hoyratça, bencilce, saygısız ve sevgisizce tüketiliyor, onu tahrip ediliyordu. Hükümet Caddesi’ne yer açabilmek tarihi Sokullu Hamamı’nı ortadan biçmişiz. Çevre tehlike yaratıyor endişesiyle Makedon Saat Kulesini dinamitlemişiz. Dolmenler gibi dünya kültür mirasını, definecilerin yağma ve talanına terk etmişiz. Tunca, Meriç ve Arda ırmaklarının bükler yaparak nakışlaştığı ovada, Edirne bir köprüler kentiydi; dokuz tarihi taş köprüye sahipti. Adına yeşil alan denilen uyduruk meydanlarda, plastik ağaçlar rengarenk ışıklandırılırken, tarihi taş köprüler her gece zifir karanlığa gömülüyordu.
Biraz gören, görmek isteyen gönül gözüyle bakan herkes, Edirne’de sayısız kültürel varlıkların birer enkaza dönüşmüş olduğunu görür ve kahrolurdu. Bu enkazların her biri Edirne’nin temiz yüzünde sivilceler gibi duruyordu. İşte Kente karşı İşlenen Suçlar atölye çalışmasında yapılmak istenen de bu kentin sivilcelerini sıkmaktı.
Görüp de kahrolduklarımızı göstermek. Onların çığlıklarını duyurmak… Sergimizde yer alan her bir fotoğraf, karanlığa atılmış işaret fişeğidir. Onların, fark edilmelerini sağlamak, unutkan hafızalardaki yerlerini tazelemektir. Edirne’nin son yıllarda yetersiz de olsa koruma ve ihya etme yönündeki giderek güçlenen ve kökleşen toplumsal bilincine omuz vermek, taşın altına elimizi sokmak istedik o kadar… Çünkü Edirne daha fazla sevilmeyi daha fazla korunup sahiplenilmeyi hak ediyordu.
Bu proje bir siyasi etkinlik değil, bir sosyal sorumluluk refleksidir. Hiçbir kişi, kurum ve kuruluşun bundan asla siyasi bir alınganlık çıkarmaması gerekir. Bütün bu ihmaller, bütün bu göz yummalar, bütün vurdum duymazlıklar, dünden bugüne biriken bir suçlar bütünüydü. Hepimiz suçluyduk. Kimse ilk taşı atacak kadar masum değildi.
Fotoğraflar, uzun sözlerle anlatılabilecekleri, en kısa ve en hızlı ifade edebilme gücüne sahiptir. Sözün devamını umarım Aydoğan Yürük, Emel Sezer, Hakan Tokuç, Halil Karabacak, Hatice Özden Balcıoğlu, Muzaffer Atlı, Selma Yanmıyan, Sevda Nur Yılmaz, Onur Palabıyık, Taner Çetin ve Yıldız Kılıç’ın vizörlerinden gördükleri ve gösterdikleri anlatacaktır.
BEHİÇ GÜNALAN (Edirne 2011 Aralık)

Yıldız KILIÇ
Yanı başında Edirne’nin çöplüğü vardır. 1887 yılında yapımına başlanıp, 1889 yılında bitirilen bir yapıdır. Bir mutfak, büyücek bir hamam, bir çamaşırhane, bir depo, bir eczane, geniş bir poliklinik, müdür, baştabip, eczacı, yazı işleri ile subay, görevliler ve hizmetliler için toplam yetmiş oda ve yirmi dört koğuştan oluşmaktaydı. Genişliği 120 ve uzunluğu 160 metredir. Günümüze yıkılmaya terkedilmiş, tek bir duvarı kalmıştır. Enkaz halindeki hamamı, çöp yığınları içinde kaderiyle baş başa durumdadır.

Selma YANMIYAN
Türbe, Beylerbeyi Cami haziresindedir. Rumeli Beylerbeyi Sinaneddin Yusuf Paşa için, 1429 yılında cami ile birlikte yapıldığı düşünülmektedir. Sekizgen planlı, kapalı türbenin kitabesi yoktur. Pencereler ve giriş kapısı sivri kemerli olup, giriş kapısının üzeri mukarnaslıdır. Dışta kesme taş, içteki duvar örgüsünde ise taş ve tuğla malzeme birlikte kullanılmıştır. Mihrap kısmındaki pencerede, Edirne türbelerinde tek örnek olan, kilim desenini andıran geometrik şekilli, firuze renkli sırlı ve sırsız tuğlanın kullanıldığı mozaik dolgu mevcuttur Bugün yapının iki yan duvarı ve üst örtüsü tamamen, diğer duvarları da tepe pencereleri hizasına kadar yıkılmış durumdadır.

Aydoğan YÜRÜK
Medrese-i Ali Bey Mahallesi’nde Ali Bey Cami sokaktadır. Mustafa oğlu İbrahim tarafından 1498 tarihinde yaptırılmış olup Ali Bey cami olarak tanınıyor. Ahşap çaılı ve bir minareli camiidir. Tredaş’a ait trafo ile belediye çöp konteynırlarının arasında terkedilmiş durumdadır. Haziresinde bir kaç tarihi mezar, mahalle sakini çocukların oyun alanı durumundadır.

Onur PALABIYIK
Kaleiçi Manyas Karakolu yanındadır. Üstüne 4 katlı bir apartman yapılmış durumdadır. Tarihi çeşmenin üst tavanı giriş katının balkonu olarak kullanılmaktadır. Bu çeşmenin Edirne Belediyesi tarafından onarıldığını bildiren tabelası ise ilginçtir. Kesme taştan inşa edilmiş olup tek yüzlü bir çeşme örneğidir. Haznesi yıkıldığı için örtü şekli bilinmemektedir. Kademeli oyulmuş, yayvan sivri kemer içinde ayna taşı yoktur. Kitabe yeri boştur, bu yüzden yapılış tarihi bilinmemektedir. İki yanında çarkıfelek seklinde madalyonlar vardır.

Onur PALABIYIK
Soğuk Çeşme de, Edirne’nin susuz, musluksuz, ayna taşsız, kitabesiz, yalaksız çok sayıdaki mahzun çeşmelerinden biridir. “Su hayattır”, denir. Edirne’de onlarca yıl, çevresindeki sokak ve mahallerde, halka hayat veren bu kaynaklar, şimdi kentin sivilceleri gibi çirkin görüntülere dönüşmüşlerdir. Allahtan yetersiz de olsa tarih, çevre ve kültürel miras bilincimiz var da, bu kutsanmış miraslar çirkinlikler içinde de olsa enkaz halinde korunup varlıklarını sürdürebilmektedir. Yoksa çoktan bir dozer kepçesinin darbesinde yerle bir olmuşlardı. Belki de adını bir zaman akıttığı suyun ferahlatan serinliğinden alan Soğuk Çeşme, Karanfiloğlu Mahallesi’ndedir. Bunca vefasız, hoyratlık karşısında belki de tek tesellisi adını taşıyan bir sokağın olmasıdır. Üzerinde 1944 yılında onarıldığı yazılıdır; onarılmış hali de fotoğrafta gördüğünüz gibidir.

Halil KARABACAK
Dolmenler, bir mezar odasının çeperlerini oluşturan dikey taşların desteklediği bir ya da daha fazla bloktan oluşan mezarlardır. Özellikle Lalapaşa çevresinde bu çağa ait çok sayıda dolmen bulunmaktadır. Neolitik çağdan, Maden çağının başlangıcına kadar olan döneme ait olan bölgedeki dolmenlerin benzerlerine Türkiye’de sadece Kars çevresinde rastlanmaktadır. Halk arasında Kapaklıkaya ve Perikızı gibi isimlerle anılmaktadırlar. Günümüzde korumasız, definecilerin yağma ve talanına açık olarak varlıklarını sürdürmektedirler. Dolmenlerin bir dünya kültür mirası olduğunun kaç kişi farkındadır acaba? Başka ülkelerde bu yapılar geceleri özel aydınlatmalarla korunmaktadırlar.

Emel SEZER
Tunca ırmağı kıyılarına kurulan Saray-ı Cedide-i Amire, uzun yıllar Osmanlı Sultanlarının kullandığı görkemli bir saraydı. Fatih Sultan Mehmet de bu sarayda büyümüştür. Tunca’nın o yıllarda mermer kaplı bir yataktan aktığı biliniyor. Bu ırmağın içindeki saray yapısına ait kalıntılar, bu yerle bir olmuş kültürel mirasımızın gözyaşları gibi duruyor. Neyse ki bu görkemli sarayın yeniden yapılandırılmasına çalışılıyor. Ayağa kaldırılan Saray Mutfağı ile Saray Hamamı umutlarımızı yeşertiyor. Dileriz umutlarımız hiç solmasın.

Hakan TOKUÇ
Nice yangınlar, savaşlar ve istilalara tanıklık etmiş ,iyi gün kötü gün görmüş hayatlara tanıklık etmiş olan Edirne evleri kentin en önemli sivil mimarlık değerleridir. Kaleiçi semti, farklı din ve inanışlardaki insanların yarattıkları ve yaşattıkları ortak kültürün zengin örnekleriyle doludur. Bu yapıların kimliklerine uygun biçimde korunması Edirne’nin öncelikli sorunudur. Çoğu zamana yenik düşmeye başladı; yürek burkan enkazları hemen her sokakta karşımıza çıkıyor.

Hatice Özden BALCIOĞLU
Kıyık semtinde Zen-i İbrahim Paşa (şimdiki Araplar caddesi) sokağındadır. Fatih dönemi vezirlerinden cami ve medrese sahibi İbrahim Paşanın hanımı Hundi Hatun tarafından yaptırılmış tek hamamdır. Camekânı ahşaptandır. Günümüzde iç mekânı çöplüğe dönüşmüş durumdadır.

Muzaffer ATLI
Hıdırlık Tabyası, 1884 ve 1888 yılları arasında yapılmıştır. 125 metre rakımlı bir tepe üzerinde yer alır. Yaklaşık 1800 metreyi bulan çevresi ile Edirne deki en büyük tabyadır. Balkan Savaşları sırasında Edirne’yi savunan tabyalardan biri olan Hıdırlık Tabyası, Şükrü Paşa’nın karargâhı olarak kullanılmıştır. Yakın tarihimiz için olan bu tabya, yıkık durumdadır. Enkaz görünümüne her geçen gün yıkılan ve çöken yeni bir bölüm eklenmektedir.

Yıldız KILIÇ
Sultan II. Mahmut’un zamanında yapılmıştır. 1833 yılında temeli atılan köprü, Sultan Abdülmecid döneminde bitirilmiştir. Kenti, tarihi karaağaç mahallesine bağlayan bu köprüden önce ulaşım, ahşap bir köprü üstünden yapılmaktaydı. Türkiye’nin en güzel günbatımlarının izlendiği Meriç ırmağında, bu doğa güzelliğini seyretmesi için köprünün ortasına tarih köşkü yaptırmıştır. Tarih köşkünün tepesinde bir güneş sembolü ile batı yüzünde tuğra yer almaktaydı. Güneş sembolü ile günümüzde tuğra yerinde bulunmamaktadır. Edirne’nin Meriç ve Tunca ırmaklarını süsleyen dokuz köprüsünden biridir. Dünyanın her gelişmiş ülkesinde karşılaşabileceğiz manzarayı bir yana bırakırsak Türkiye’de bile benzer köprüler özel aydınlatmalarla, her gece birer görsel şölene dönüştürülür. Oysa, Meriç Köprüsü her akşam karanlığın gelini siyah bir duvak giyer gecenin katran siyahında sessizce ağlar.

Behiç GÜNALAN
Üç Şerefeli Cami karşısındadır. Sokullu Mehmet Paşa tarafından 1579 yılında yaptırılmıştır. Mimar Sinan’ın eserleri arasında yer alır. Çifte hamam (kadın ve erkek bölümlü) tipinde olup, camekânı kubbedir. Edirne’de az sayıdaki çalışır durumda olan hamamlardan biridir. Bu tarihi yapının ister ayıbı deyin ister suçu, isterseniz sorumluların cinnet geçirmiş hali deyin, önünden geçmekte olan Hükümet Caddesi’ne yer alabilmek için dönemin yetkililerince yarısının yıktırılmış olmasıdır. Aynı cinnet mantığı Makedon Saat Kulesi’nde de karşımıza çıkıyor. Kule çevresine tehlike oluşturduğu gerekçesiyle onarılmak yerine dinamitlenerek törpülenmişti.

Aydoğan YÜRÜK
Unesco tarafından 2011 yılında dünya kültür mirası listesine alınan Selimiye Camii, Edirne’nin siluetinde hangi yönden bakarsanız bakın ufukların tacı gibi durur. Selimiye Camii Mimar Sinan’ın taştan yazdığı bir şiirdir. Kentin Buçuktepe semtine dikilmesine izin verilen televizyon yansıtıcı direkleri, bu görkemli yapının narin minareleriyle yarış içindedir.
***

Behiç GÜNALAN
İstanbul'da 1952 yılında doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'ni bitirdi. 1973 yılında gazeteciliğe başladı. İstanbul, Erzurum, Bursa ve Edirne'de bulundu. Edirne’de bugünkü adıyla Doğan Haber Ajansı’nı kurdu. 2001 yılında emekli oldu; sürekli sarı basın kartı sahibidir.
Fotoğrafla ilgisi, gazetecilik mesleğiyle birlikte başladı; ilerleyen yıllarda haber fotoğrafından, sanatsal fotoğrafa yöneldi. 1989 yılından beri Edirne'de yaşıyor. Edirne'nin tarih, kültür ve doğa zenginliği, içindeki fotoğrafçıyı en fazla kışkırtan etken oldu. "Fotoğraflar Yaşlanmaz" adını verdiği ilk kişisel sergisini 1995 yılında açtı. Almanya’da 2007 yılında "Edirne – Brücke zum Orient", Bulgaristan’da 2009 yılında “Göçün Orta Yeri Hüzün” 2010 yılında ise Macaristan’da Duna Varoş adını verdiği yurtdışı sergileriyle birlikte 12 kişisel sergi açtı; ayrıca seksenden fazla karma sergiye katıldı.
Dijital fotoğrafçılığa geçene kadar dia ağırlıklı çalıştı. Yapıtlarını iki yüz civarında gösteride fotoğraf severlerle paylaştı. Çok sayıda kültür ve sanat içerikli festivallere davet edildi. Fotoğrafları çok sayıda yayında yer aldı. Ulusal fotoğraf yarışmalarında birincilik dahil, çeşitli ödül ve 80’den fazla sergilemeler kazandı. Fotoğraflarının büyük bir bölümü, Eczacıbaşı yıllıkları dahil nitelikli ve saygın fotoğraf kataloglarında, kurumsal yayınlarda, poster ve takvimlerde yayınlandı.
Bir sivil toplumcudur. Çok sayıdaki sivil toplum örgütlerine üyeliklerinin yanı sıra, Edirne Fotoğraf Sanatı Derneği ve Trakya Gazeteciler Dernekleri'nin uzun dönem başkanlıklarını yaptı. Trakya Gazeteciler Derneği’nin kurucusudur. Halen iki derneğin de onursal başkanıdır. Trakya Üniversitesi’nde gazetecilik ve fotoğrafçılık dersleri verdi. Edirne Fotoğraf Sanatı Derneği’nin eğitim sorumluluğunu üstlenmiştir. Eğitim seminerlerinin yanı sıra atölye çalışmaları yapmaktadır. Bu kapsamda son yıllarda proje ve grup çalışmalarına yönelmiştir. Süpürgeyi konu edinen ‘Çat Burada, Çat Orada, Çat Kapı Arkasında; Süpürge’ belgeseli beğeni toplamıştır. Ses getiren ‘Kente Karşı İşlenen Suçlar’ konulu atölye çalışmasının ardından bu yıl da yorum fotoğraflarını konu edinen FotoğraflıYORUM atölyesini yönetmektedir.
Fotoğraflarını sergi salonlarından daha çok, kişisel www.behicgunalan.com sitesinin yanı sıra, çok sayıdaki sitelerde sanal ortamda yaygın bir biçimde paylaşmayı tercih etmektedir. www.fotono1.com sitesinde editörlük, www.fotoritm.com ve www.fotopya.com.tr sitelerinde de yazarlık yapmaktadır.
|