Kayıt Ol Şifemi Unuttum

Anadolu Fotoğraf Dergisi  Anadolu Fotoğraf Dergisi

Anadolu Fotoğraf Dergisi

 
 

Prof. Sabit KALFAGİL

 
 

 

 

 

Prof. Sabit KALFAGİL

 

Röportaj: Hamit YALÇIN

                      

1934’de Elağzı’da doğdu. Konya Lisesi’ni bitirdikten sonra 1959 yılında Y.  Müh. Mimar olarak İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’nden mezun oldu.

1980 yılına kadar İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde İmar Müdürlüğü, Başkan Danışmanlığı ve Fatih Belediyesi Başkan Yardımcılığı görevini yaptı.

Başlangıçta Mimarlık ve Arkeoloji eserlerinin belgelenmesi biçiminde süren çalışmaları giderek Anadolu insanı, doğası ve kürtürüne tanıklık etme misyonuna dönüştü. Pek çok Anadolu gezisi yaptı. Bu fotoğrafları birçok ulusal ve uluslararası, kişisel ve karma sergide yer aldı, yarışmalarda ödüllendirildi.

1972, 1988 ve 2005 yıllarında üç kişisel sergi açtı. Birçok fotoğrafı Turizm Bakanlığı yayınlarında ve Türkiye afişlerinde yer aldı. Ulusal ve uluslararası sempozyum ve konferanslara katıldı. Bildiriler sundu, bilirkişilik yaptı. Birçok yarışmada jüri üyesi oldu. 1993’de TRT Kurumu için “Işığın Peşinde Anadolu” adlı dokuz bölümlük bir belgesel hazırlandı. 1981’de “Fotoğraf Sanatında Kompozisyon” adlı öğretici bir kitabı, 1988’de “Fatih Anıtları” adlı bir albümü, 2002 yılında Kültür Bakanlığı’nca “Türkiye’nin Üzerindeki Işık” adlı bir kitabı, 2004 yılında “Türk Fotoğrafçıları Kütüphanesi” adlı diziden bir albümü, 2005 yılında “1960’lı 1970’li Yıllar” retrospektif fotoğraf sergisinin albümü yayımlandı.

1978’de Güzel Sanatlar Akademisi Fotoğraf Enstitüsü’nün kurucuları arasında yer aldı ve kurumda 1989’a kadar öğretim görevlisi olarak çalıştıktan sonra 1989 yılında Doçent oldu. Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Fotoğraf Bölümü’nde Belgesel Fotoğraf Sanat Dalı Başkanlığı yaptı.

1998’de Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Fotoğraf Bölümü’ne Profesör olarak atandı. Bir süre bu bölümde Anasanat Dalı Başkanlığı yaptı. 2001 yılında emekliye ayrıldı.

Halen Marmara Üniversitesi ve Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde ders veriyor ve Fotoğraf Dergisi’nde yazıları yayımlanıyor. Profesyonel Tanıtım Fotoğrafçıları Derneği PTFD İstanbul Fotoğraf Sinema Amatörleri Kulübü İFSAK’ın onur üyesidir.

 

RÖPORTAJ 1. BÖLÜM

 

S1-) Öncelikle sizi tanıyalım. Sabit Kalfagil kimdir, nerelidir? Çocukluğu, okul yılları ve gençliği nasıl geçmiştir? Beslendiği Anadolu iklimi, yürüdüğü sokaklar, doğa ve insan manzaralı nasıldır?

 C1-) Herhalde 9 yaşındaydım. Her yılki gibi nisan ayında bağa göçtük. Mürüdü Bağları Elazığ'ın 10 km. dışında idi. Bağımız Elazığ Pertek Karayolu üzerinde, alt ucundan dere geçen, hafif meğilli bir yamaçtı. İçinde 2 büyük sulama havuzu ve sayılamayacak kadar ağaç vardı. Kızkardeşim ve ben, güneşten kapkara olmuş Arap çocukları gibi ağaçtan ağaca tırmanır, düşe kalka dizleri yara bere içinde gün geçirirdik..

Bir sene Nisan ayında kuvvetli bir kar yağdı, her taraf bembeyaz oldu. Bereket bağ evi, iki katlı ve oldukça korunaklı idi. Gene de soba kurmak zorunda kaldık.

Normal koşullarda, beni okula götürüp getiren bir de atımız vardı. Sabahları şehre inip, atı halamın evine bağlar dönüşte alırdım. Bir keresinde, beni sıtma tuttu. Halamda yattım. Üstüme kat kat yorganlar örtüp, kinin iğneleri yaptılar. O yıllar Anadolu sıtma ve veremden kırılıyordu. Sıtma Savaş Derneği ve Verem Savaş Derneği diye adı “dernek” olan iki devlet kuruluşunun nasıl bir savaş verdiğini ve yıllar içinde bu iki afetten bizi nasıl koruduğunu bilenler bilir. Bugünkü gençler, Türkiye’nin bize piyangodan çıktığını ve Cumhuriyetin anadan doğma var olduğunu düşünüyor olabilirler. 

 Babam inşaat mühendisiydi. O yıllarda Tunceli henüz Elazığ’dan ayrılmamıştı. Vaktinin çoğunu Tunceli’de yol ve köprü yapımında geçer, arada bir eve veya bağ evimize dönerdi.

Bağa ilk gelişim, babamın Tokat’tan Elazığ’a atanması sırasında oldu. Sanırım 4 yaşında idim. Bağın girişinden hemen sonra, yukarı havuzun etrafı yaralı askerlerle doluydu. Dersim’den dönen askerlerin hepsi yaralı, çoğu kanlar içinde ötekilerin dizlerinde yatıyorlar, inliyorlardı. Sanırım dönerken mola vermişlerdi. Evden onlara ayran ve yiyecek veriliyordu. O günlerde bağda, babaannem ve halamdan başka bir de erkek hizmetli vardı. Beni hararetle kucaklayan ve ilk ağızda çok korktuğum şalvarlı şişman kadının babaannem olduğunu sonradan öğrendim. 

İ lkokul 5.sınıfı Seydişehir’de okudum. Memur çocuklarının kaderi budur. Son karne döneminde, terli terli kar yemem sonucu zatürre oldum. O yıllarda penisilin henüz Türkiye’ye gelmemişti. Sadece bazı sülfamitli ilaçlar vardı. Hastalığım çok uzun sürdü. 40 gün sonra, ille de bitirme sınavına gireceğim diye tutturdum. O zamanlar, ilkokul sözlü sınavlarla bitirilirdi. Sonunda, diplomayı aldım. Seydişehir’de ortaokul yoktu. Konya Lisesi’ne yatılı olarak gidecektim. Çok zayıf ve güçsüz düştüğüm o yıl, göndermediler. Misafir öğrenci olarak, tekrar 5. Sınıfa devam ettim. Gerçek bir öğrenci gibi, bütün ödevleri yaptım. Bu tekrarın ilerde çok büyük faydasını gördüm. O yaşlarda sene kaybı, insana felaket gibi görünür. Oysa, şimdi dönüp geriye bakınca, Üniversite’yi bundan yarım yüzyıl önce bitirdiğim düşünülürse, geçen 53 yılın her birinin hak edilerek yaşandığı söylenebilir mi..?!

Konya Lisesindeki yatılı dönemi, çok şanslı bir dönem olarak hatırlıyorum. O güne kadar, korunmuş anakuzusu çocukların yaşıtları ve ağabeyleri ile birlikte yaşamayı öğrenmeleri için, harika bir fırsattı. Binamız, ulusal mimarinin anıt örneklerindendi. İçinde futbol sahası olan bir arka bahçesi, güzel bir ön bahçesi ve üç katlı bir laboratuar binası vardı. Üst katı Kimya lab. ortada Fizik lab. alt katta spor malzemeleri bulunurdu. Öğretmenler, seçtikleri bir asistan öğrenci ile depodan çıkarttıkları malzemelerle dersten önce deneyleri hazırlarlardı. Ders başlayınca, örneğin Fizik laboratuarında siyah perdeler çekilir ve her türlü optik olay deneyerek öğrenilirdi. Ana binadaki Biyoloji laboratuarında her 4 kişiye bir mikroskop düşerdi. Depoda her türlü bitki ve hayvanın duvar haritası boyutunda paftaları olurdu. Nöbetçi asistan, dersten önce onları hazırlayıp duvara asardı. Biz her türlü bilgiyi görerek ve deneyerek öğrendik.

Lise 2 nin yazında, karayollarında şube şefi olarak çalışan babamı kaybettim. O yazdan itibaren, tatillerde karayolu şantiyelerinde yardımcı topograf olarak çalışmaya başladım. O dönemde, Lise 4 sınıftı. Tıpkı ortaokul bitirmede olduğu gibi, lisede de bitirme sınavından sonra bir üst eğitime devam etmek için yapılan bir devlet sınavı vardı. Adına “olgunluk”  denen bu sınav Fransızların Bakaloria sınavı eşdeğeri olarak, seçmeli 4 dersten yapılırdı. Gene de bu, Üniversiteye giriş için bir ön koşuldu. Kabul edilebilmek için, çok az seçeneği olan bir giriş sınavını vermek gerekirdi. Teknik Üniversite de sınav çoktan seçmeli değildi. Yazılı sınav yapılırdı. 5.000 kişi başvurdu, 500 kişi alındı.

1954 de Mimarlık Fakültesine kabul edildim. Bana göre o yıllar, Türk eğitiminin altın yıllarıydı. Hitler Almanya'sından Türkiye'ye sığınan birçok profesör, üniversitelerimize yerleşmişlerdi. Gerek kendileri, gerekse yetiştirdikleri genç doçentler görev başında idiler.

İlk yıllardan itibaren başlayan proje çalışmaları, çevrenin fotoğraflanarak sürekli göz önünde bulunmasını gerektiriyordu. Fotograf macerasına şantiye çadırında gaz lambası ile baskı yaparak başlamış olan babamın makinası bana kalmıştı. Bu körüklü 6/9 bir Voiktlander idi.

O yıllar, ithal yasağının olduğu ve her türlü malzemenin vilayetçe dağıtıldığı dönemlerdi. 1960’a kadar süren bu dönemde, zar zor bulunan Doğu Alman kaynaklı çok niteliksiz AGFA film ile İtalya’nın TENSİ ve FERRANİYAsı ile Polonya’nın FOMA kağıtları vardı. Lise yıllarında da aynı sıkıntılar yaşanmıştı ve biz Konya’da bir arkadaşımla birlikte çatı arasında yaptığımız uydurma karanlık odamız için, bakır taslardan ışık kutusu ve su borusundan kolonu  olan 6/9 bir agrandisörü kendimiz yapmıştık. 1960’ta İstanbul’da ithalat serbest olunca piyasaya gelen ilk MEOPTA agrandisörden bir adet alıp, evde baskı yapmaya başladım. O güne kadar, dışarıya yaptırdığım baskılar, yüzüne bakılır gibi değildi. O gün iyice kanaat getirdim ki, bir fotograf ancak basarsanız, “sizin fotografınız” olur. Profesyonellik, sanılanın aksine, bizde her vakit bir mükemmelliğin adı değildir. Bir para kazanmanın yolu olmuştur. Bunun istisnaları, bir elin parmakları kadar olmuştur.

Lise yıllarında, okul merdivenlerinde çektiğim anı fotograflarından bıkmıştım..! Artık, kimsenin fotografını çekmiyordum. İlgilendiğim sadece doğal ve mimari çevre idi. Projeler için, doküman topluyordum. Ancak, mezuniyetimden sonra, 1960 gibi, artık sadece fotograf için çekim yapmaya yöneldim. Bu nedenle, fotografa ne vakit başladınız diye sorulduğunda, 1952 yılını değil, 8 yıl sonrasını başlangıç sayıyorum.

1954 yazında, birinci sınıfı geçince liseden alışık olduğum karayollarında çalışmaya başladım. Esasen her yaz, belli bir hafta staj yapmam da gerekiyordu. Karayolları sadece 10 TL. yövmiye veriyordu. O sırada bir Fransız şirketi, Konya’da bir Nato Havaalanı yapmaya başlamıştı. Arkadaşlar yönlendirdil er, Fransızcam yeterliydi, gidip konuştum. Derhal işe aldılar, günlük 30 TL. ücretle. Başlayış; o başlayış..! Artık her ders yılı bitiminde, beni çağırıyorlar, gidip 4 ay çalışıyordum. Böylece kış masraflarım tamamen çıkıyordu. Mezuniyet yılında, işleri bitmişti. Geride temsilci olarak beni bırakıp gittiler, sadece birkaç kişi kaldı. Bakanlıktaki, kesin hesapları ben savunuyordum. O sırada, biri Hong Kong’ta diğeri bir Pasifik adasında iki meydan ihalesi almışlardı. Beni götürmek istediler. Kabul etmedim; o yıl diploma yılıydı. Bizde çok önemsenen diploma bağımlılığıma, sanırım biraz güldüler. Çünkü; o güne kadar, sanki mezunmuşum gibi ücret vermişlerdi. Özetle, yurt dışı için, kaçırdığım ilk fırsat bu oldu. İkinci fırsat, bundan 20 yıl sonra Kanada için olacaktır.

Öğrenciliğimin son yılı ve mezuniyetten sonraki ilk iki yıl yanında çalıştığım yaşlı mimar hanım, işini tasfiye edip, Taksim meydanındaki bürosunu bana devretti. Serbest Mimarlık dönemi uzun sürmedi. Aldığımız eğitim, bize iş üretmeyi öğretmişti. Para kazanmak ve özellikle tahsil edebilmek ayrı bir marifet istiyordu.

1961’de başlayan tastamam iki yıllık askerlik süresinin bir buçuk yılı Harbiye de İnşaat-Emlak Başkanlığı’nda geçti. O yıllarda hızlı bir biçimde yürütülen, iki ayrı Subay Evleri Koop.’de kontrollük yaptım. Bu arada Boğaziçi’nde Kalender Kasrı’nı restore ettim. 

Mimarlık mesleğinde, başkaları için yaptığım son serbest iş, 1963’de Topkapı’da İmar İskan bakalığı’nın 4 ayda bitsin diye ihale ettiği 230 konutluk proje idi. Mevcut alaturka koşullara ramen, şantiye şefi olarak 4 ayda bitirdim sayılır. Ben doktorların eline düşüp, tedavi edilirken, boyacı son katları vuruyordu.

Ben hem yürüyüp, hem sakız çiğnemeyi becerebilenlerden değilim. O nedenle, inşaata yoğunlaştığım dönemlerde, fotografı neredeyse unutmuşumdur. Dolayısı ile, bu inşaat rekoru denemesinden kurtulunca, fotograf yeniden öne çıktı. Bunun sağlamak için, ben kamu kesiminde memuriyete talip oldum. İstanbul Belediyesi İmar Md.’lüğü yılları böyle başlar. 1960’lı yılların başında, arada bir karma sergilerin açıldığı Amerikan haberler merkezi dışında, Genart Galeri’deki dia pozitif gösterilerini hatırlıyorum.  O yıl, turizm ve tanıtma bakanlığının, fotograf alımında ilk katılan birisi olarak, rekor sayıda fotografım kabul edildi. Galiba tanesi 100 TL.dan. O yıllarda bazı markaların, ara sıra açtığı yarışmalar dışında, yoğun bir trafik yoktu.

1960 yılını başlangıç sayarsak, 1969 yılına kadar hep normal objektifle çalıştım. Bunlar çoğunlukla 6/6 TLV fotograf makinalarıydı. Bana göre, üsten buzlu cama bakarak fotograf çekilebilen makinalar, bir tür fotograf okulu sayılabilir. Çünkü; neye yönelirseniz yönelin, buzlu cam üzerindeki görüntü, sizi bir şekilde uyarır. Bel hizasında duran buzlu camın verdiği görüntü, göz hizası vizöre göre daha çok bitmiş fotografa benzer. Filmde veya sensörde oluşan az ışık bölgelerin durumu daha çok buzlu camdaki gibidir. Göz hizası vizörde, siz orayı tatmin edici ışıklılıkta bulabilirsiniz. Öte yandan, kompozisyon ve kadrajla ilgili olarak, size “biraz yaklaş, daha soldan bak, daha alttan bak” diye uyarı verecektir.

Ben normal objektifi öylesine kanıksadım ki 1969 da aldığım, ilk değişir objektifle, 6/6 Bronica da normal objektife body kapağı muamelesi yaptım. Çok uzun yıllar 6/6 format kullandım. Bu formatı dolu dolu kullanmaya çalıştım. Sonradan kesmek ve kadrajlamak üzere değil.! Bir bakıma, ben bir formatın tam kullanılmasına inanırım. Kimilerine göre, kare format hiç uygun değildir. Bu noktada bazı itirazlarım var: İki gözümüzün yan yana oluşu ve boyun hareketinin daha çok yatayda seyretmesi yüzünden, yatay fotografların çoğunlukla olduğu doğrudur. Dikine fotografların az olması bu yüzdendir. Ne var ki, fotografların bir bölümü de kare olmayı gerektirir. Bu yüzden, makine formatının zorlayıcılığına boyun eğmemeyi bir yerden sonra kabul ediyorum. Ama bu, çok geniş fotografları çekip, içinden sonra kadraj yapılacağı anlamına gelmemelidir. Çünkü; fotograf esasen var olan bir süreklilikten, bir çerçeve ile çekim sırasında, bir bölümü kesip ayırmaktır..! Daha sonra değil..!!

Benim; bazı amatör gençlerle hafta sonu fotografçılığı yaptığım dönem, 60’ların sonu ile 70’li yıllara rastlar. İstanbul'un fotograf vaad eden yerlerinde buluışup, gün boyu çalışırız. Genellikle, ağır işçi temposundaki bu çalışmanın sonrasında, akşam hamama gidilir ve masaj yaptırılır. Günün akşamında veya uygun zamanlarda, bizim Karagümrük’teki evde buluşup, bir önceki çekim sonuçlarına projeksiyonda bakılır ve üzerinde konuşulur. Bu konuşmalar, çoğu kez, sırt sıvazlama şeklinde olmaz. Bir sonraki çekimde işe yarasın diye.!  Bu çalışmalar, beraberinde adı konmamış bir eğitimi de beraberinde getirdi. Bundan yararlanan sadece, yeni başlayanlar değil, aynı zamanda bendim. Sanıyorum, biraz kendime de pay çıkarıp, “ben bu işi kolay öğretiyorum” diye düşünmeye başladım. Çünkü; bu süreçten geçen bazı arkadaşlar 6 ay bilemedin bir yıl sonra, sergi açacak hale geliyorlardı.

1979’da MSÜ Fotograf Enstütüsü’nde öğretim başladıktan sonra, asıl marifetin bende olmadığı anlaşıldı. Çünkü; birlikte çekime çıktığımız gençler “fotograf gönüllüsü” idiler. Ünüversite’de fotograf öğrenmeye gelenler, kaderin savurduğu kurbanlardı.! Onların içinde, ancak birkaç kişi “fotograf gönüllüsü” idi.

Birkaç yıldır, MSÜ’deki lisans dersini bıraktım. Sadece, sanatta yeterlilik için, seçmeli bir dersim var. 1998 den beri kadrolu olarak ders verdiğim Marmara Ü.’nden 2001 de emekli oldum. Şimdilik sadece Salı günleri, lisans ve lisans üstü dersler için gitmekteyim.

S2-) Asıl mesleğiniz mimarlık’tan fotoğrafa geçiş nasıl oldu, anlatır mısınız?

C2-) Mimarlık eğitimim sırasında, fotografı sadece belge toplamak için kullandım. Lise yıllarında bahçede okul anılarını çekmekten oldukça usanmıştım. 1959 mezuniyetle birlikte fotografı salt fotoğraf için kullanmaya, iyice karar vermiş oldum. O yıllarda çok seyrek olmakla birlikte, bazı ödüllü yarışmalar başlamıştı. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın arada bir ilan edilen istekleri, benim fotoğraflarımla örtüşüyordu. Böylece deyim yerinde ise, yarı profosyenel bir süreç başlar gibiydi. Ama fotoğraf benim için, hiçbir vakit bir geçim yolu olmadı.

Fotograf dergileri daha çok İngilizceydi. Benim ise yabancı dilim Fransızca idi. Ama canımı dişime takıp, ingilizce Fotoğraf alt yazılarını sonra da özellikle de küçük mekaleleri çözmeye çalışıyordum. O yıllarda, fotoğraf yayınları bu derece bol değildi. Sonra, özellikle focalpress yayınlarından birçok teknik kitap elime geçti. Onları okumaya çalışıyordum.

Birinci mesleğim olan mimarlık devam ederken, yavaş yavaş neredeyse ikinci meslek sayılabilecek bir donanım kazanıyordum. Sonrasındı zaten birinci sorunuzun yanıtında söyledim.

 

S3-) 60’lı yıllardan bize biraz bahseder misiniz? Fotoğraf çekmeye nasıl çıkardınız? Yakın çevrenizdeki arkadaşlarınızla neleri paylaşırdınız? Örneğin o günlerin fotoğraf gösterileri nasıl olurdu? Elle çalıştırılan göstericinin başında geçen vakitler… O günlerin revaçta alışkanlıkları ve zevkleri konusunda ipuçları verir misiniz?

C3-) Sanırım o yıllar, daha çok üretme ve biriktirme yılları idi. Üretilenlere, “aferin” alma beklentisi de bugünkü gibi değildi. Fatih’teki evde, arkadaşlarla toplanıp, çekilenleri irdelerdik. Bazı akşamlar, misafirlerimiz de olurdu. Salonu benim çalışma odamdan ayıran kitaplığın içinde, hazır duran projeksiyon aletinden karşı duvardaki perdeye yansıtarak, küçük çaplı gösteriler yapardık. Ev dışında, bazı kulüp ve derneklerde yapılan gösteriler, oldukça azdı. Yarışmalar da, bugünkü yoğunlukla kıyaslanamayacak kadar seyrekti.

Televizyon öncesi dönem, sanırım daha çok beslenme dönemimizdi. Sinemaya daha çok giderdik. Tiyatroda hemen hiçbir oyun kaçırılmazdı. Kitap okumak, henüz hız kesmemişti. Görsel etkinliklerin artması, daha çok 1970 lere rastlar. Sergiler ve gösteriler dönemi sayılabilir. Bu dönemde, dolma ve boşalma eşit hızla sürüyordu. Özellikle 70’lerin sonuna doğru, dia gösterileri çok yaygınlaşmıştı. AKM yeniydi. Gösteriler için, bize bazen oda tiyatrosunu, bazen konser salonunu verirlerdi. Bazen 500 kişilik salonda, bazı seyircilerin ayakta kaldığını anımsıyorum.

S4-) Bugün „Komposizyon“ denince Sabit KALFAGİL akla gelir. Bu konudaki eseriniz bütün fotoğrafçılar için temel bir kaynak ve başucu  kitabıdır. Bana göre de bir başyapıttır. Okuyucularımıza özet olarak bu konuda neler söylersiniz?

C4-) Fotograf bir dildir. Anlatımı simgeseldir. Bu simgeler, milyon yıllık insanlık serüveni sonunda kazanılmıştır. Yazı dilinde seslerin karşılığı nasıl harf ve heceler ise, fotograftaki bu simgesel biçimler, belli durumları ve eğlemleri anlatır. Yazı dili, nasıl sayfalar dolusu harf ve hece yazılarak öğreniliyorsa, fotoğrafın da benzer yolla kazanılması mümkündür. Bu örgün eğitimin bir amacıdır ve öğrenme zamanını kısaltır. Yoksa, sınama-yanılma gibi daha uzun hatta kimileri için, bir ömre sığmayacak kadar uzun ikinci bir yol da mevcuttur.

S5-) „İyi konu yoktur, iyi fotoğraf vardır“  sözünüzle yola çıktığımızda iyi fotoğrafın ne olduğu ve nasıl olması gerektiği konusunda bizleri aydınlatır mısınız? İçerik, estetik, ve teknik detaylar bağlamında…

C5-) Bazı fotograf tarifleri vardır: “Oradaydım, onu gördüm” veya “Bakın ben ne gördüm” gibi... Fotograf için, orada olmak zorunludur, ön koşuldur ama yeterli değildir! Görmüş olmak, hissetmiş olmak da yeterli değildir! Önce; gördüğünüzün göstermeye değer olması, sonra da fotografla ifade edilebilir türden olması gerekir. Fotoğraf bir dildir, bir iletme aracıdır. Her dilin, anlatım özellikleri ve sınırları vardır. Üç boyutlu bir olgu, eğer iki boyutlu bir dilin sınırları içinde anlatılamıyorsa, bu fotografın da hatta sinemanın da sınırlarını aşar. Eğer, bir süreç anlatılacaksa, bu sinema ile mümkündür ama fotografı aşar. Oysa biz, üç boyutlu bir evrende yaşarız, daima süreçleri izleriz. O halde, bunları anlatırken, eğer üçüncü boyutun yok olması bir şekilde telafi edilebiliyorsa, düzlemsel anlatım yeterli olabilir. Süreç yerine, bu süreci simgeleyecek bir anın görüntüsü yeterli hatta, daha da etkili oluyorsa, fotograf yeterli ve uygundur.

İşin ta başında, bunu seçmek ve ona göre anlatıma yeltenmek, ya da vazgeçmek gerekir. Her sahne karşısında, bu irdelemeyi yapıp, vazgeçerek bir travma yaşamaktan söz etmiyorum. Belki, ta başlangıçta böyle olabilir. Ama daha iyisi şöyle olmalıdır : Vazgeçmeyi bilmezseniz, anlatmaya yeterli olmadığını görür ve başarısızlığı kabullenirsiniz. Giderek vazgeçme, konu seçmeye dönüşür. Konu; sizin kullandığınız dile uygun ise, size sinyal gönderir hale gelir. Yok eğer, çok dilli iseniz ki, bu çoğunluk için geçerli değildir; “bu konudan fotograf olur” yada “bu konudan sinema olur” deyip, ona göre yönelirsiniz. Ya da eliniz kalem tutuyorsa, yazarsınız. Özetle, her konu her dille anlatılmayabilir.

Uygunluktan sonra, sizin dilinizin ne derece döndüğü gündeme gelir. Konu fotografça fotografik ögeleri, görsel ögelerle ne denli güçlendirebildiğiniz ortaya çıkar. Örneğin; leke, doku, renk, hacim unsurlarına ne derece egemen olduğunuz rol oynar. Her vakit söylendiği gibi “ne anlatıyor?” sorusunun yeterli belirginlikle yanıt bulması, “nasıl anlatıyor?” sorusunun da belli bir performansla yanıtlanması gerekiyor. Gösterilenlerin belirginliği, gösterilemeyecek olanların ayıklanmasına bağlıdır. Kimilerinin sandığının aksine, ağız kalabalıklığı yapanların anlatımları gibi, bu fazlalıklar belirginliğe zarar verir.

Böyle analitik bir ifade karşısında, sanılmasın ki fotografçı bir sahne karşısında elini şakağına atıp, uzun irdelemeler yapar. O buna yeltense bile, konu uçup gider. Fotografçı, çok hızlı olmak zorundadır. O halde düşünmek için vakit yoksa, fotografçı karar yerine geçecek refleksler edinmiş olmalıdır. Bu konu karşısında, anlık tavır almak ve uygulama yapmak demektir. Yüzmek, dans etmek, bisiklete binmek gibi.. Buna “fotografçı refleksi” diyebiliriz. Bu vücudumuzun da fotograf öğrenmesi ve unutmaması demektir. Ünlü balet Rudolf Nureyev’in dediği gibi “vücud unutur”. Ünlü çellist Pablo Casals günde sekiz saat yay çekiyormuş; artık öğrenecek hiçbir şeyi kalmadığı halde... Ben; uzun aralardan sonra, bir geziye çıktığımda, ilk bir iki gün çekilenlerden hayır gördüğümü pek hatırlamam.

S6-) Kalfagil’in fotoğraf anlayışındaki tutarlılık ve çizgi hiç değişmedi. Bunu nasıl anlamamız lazım. Açar mısınız?

C6-) İster sanatta olsun, ister politikada “değiştim” demenin fazilet sayıldığı günlerdeyiz. Sizin kibarca dile getirdiğiniz bu soru, başka türlü de sorulabilirdi, teşekkür ederim.!

Dönüp, sanat tarihine bakarsanız, akımların ve ekollerin ancak yüz yıl ölçeğinde değişim geçirdiğini, sanatçıları ise neredeyse bir ömür boyu aynı ifade tarzını sürdürdüğünü görürsünüz. Bir ömür boyu yaşam, gelişmek için yeterli bir süre sayılabilir. Dürüst ve inançlı bir şekilde, dil değiştirme kararı ancak o güne kadar tuttuğu yolun yanlış olduğunu görüp, vazgeçme sonucu olabilir diye düşünüyorum. Ben bugüne değin böyle bir ihtiyaç duymadım. Değişmeyen tek şey, değişim gibi özdeyişlerin de, bu tür yanar-dönerlik için telkini için olduğunu sanmıyorum. Ne var ki, günümüzde, her şey gibi değişimlerin periyodu da kısaldı. Özellikle ticaret erbabının endişelerinde olduğu gibi “bugünlerde ne para ediyor?” kaygısının egemen olduğu zihinlerde esen rüzgara göre değişmenin, oyunun kuralı olduğu söylenebilir. Özellikle bizim gibi, kendisi olmaktan çok, yüzünü ve gözünün dışarı çevirmiş olanların akımların dümensuyuna göre sık sık vaziyet değiştirmesi kaçınılmazdır.

S7-) Anadoluyu 1955 yılından günümüze değin karış karış dolaşan biri olarak fotoğraf ambarınızda neler var. Kapılarını bize açar mısınız?

C7-) Memur çocuğu olarak, esasen Anadolu yollarının yabancısı değildim. Sistemli Anadolu gezilerim için, 1955 değil de 1960 ları başlangıç saymak uygun olur. İlk dönem fotograflarım, Anadolu Arkeolojisi ve yerel kültür ağırlıklıdır. 70 li yıllarınkiler daha çok insan ağırlıklıdır. Sonraki yıllarda, hem insan hem de onun arka planı birlikte ilgimi çeker. Daha sonra yaptığım yurtdışı gezilerimde de tercihim salt insan değil, aynı zamanda onun arka planındaki mekanlardır. Bu yüzden Avrupa’dan çok Ortadoğu ve Güney doğu Asya’da fotograf çekmeyi seviyorum.

Arşivdeki sayıyı bilmiyorum... Herhalde yüz binler hanesinde bir birikim olmalı. Bazen arkadaşlar, örneğin Kapadokya’ya gitmeyi önerdiklerinde diyorum ki: “arşivdekilerin tanesini 1$ dan satsam, herhalde zengin olurdum”. Gerçekten de insan, fotografa verdiği emeği, başka bir iş koluna verse zengin olur.

S8-)Kavramsal fotoğrafa bakışınızı merak ediyoruz. Fotoğraf sanatının neresindedir?

C8-) Sinema zaman süreci kullandığı için, eğlem gösteren sahneleri aynen çekerek, ne olup-bittiğini anlatabilir. Fotograf, ancak bir durumu gösterdiği, öncesi ve sonrası olmadığı için, öyle bir anın saptaması olmalıdır ki, biz eğlemi anlayabilelim. Bunu anlatabilecek simgesel an, bin yıllardan beri insan algısında yer etmiş o eğleme ait belirleyici görüntü klişesidir. Bu klişe o eğlemi daha önce görmüş herkeste az-çok vardır. Fotografçı, bunu yakalayıp, tespit etmeye çalışır. Yoksa, izleyip tanık olması ve herhangi bir anını çekmesi yetmez. Kavramsal anlatım, daha çok eğlemle yada somut objelerle değil, soyut kavramlarla ilgilidir. Soyut kavramların görselleşmiş ve kabul görmüş klişeleri somut olaylara göre çok azdır. Dolayısı ile kavramsal yönden anlatım hem çok sınırlı bir alan, hem de anlatım çıkmazları ile doludur. Örneğin Divan edebiyatı, hep böyle klişeleri kullanageldiği için, tekrara düşmüş ve tıkanmıştır. Doğanın kendisi ve gerçek görüntüler, simgelere oranla çok daha sınırsız zenginlik sunar. Nevar ki, sanatsal anlatımın çekiciliği, biraz da kapalılığından gelir. Kapalılık anlaşılmazlık derecesinde olursa, anlatım boşa gider. Ama ancak sınırlı sayıda kişinin anlayacağı, yarı kapalı bir anlatım ise anlayabilenlere bencilce bir zevk verdiği için adına “sanat esiri” denmesini hak etmiş olur.

S9-) „Bizim kuşağın ustaları fotoğrafta sadece üretmeyi öğrettiler, satmayı değil“ diyorsunuz. Bu görüşünüzde bir değişiklik oldu mu? Günümüzde fotoğraf satışları ve sanatçıların bundan birşeyler kazanması olası mı?

C9-) Ben bunu söylerken, özellikle fotograf ustalarını kastetmedim. Genel olarak, gördüğümüz her türden eğitimi kastettim. Çünkü bize, değerli ve önemli olanın üretmek olduğu öğretildi. Bu inanca göre, ürettiğinize ihtiyacı olan, zaten sizi gelir bulurdu. Hatta bunu sıkça tekrarladığım bir tekerlemesi de var: “Balınız olsun, alıcı Bağdat’tan gelir” diye. Günümüzde, bu geçerli değil!.. Pazarlama üretimin önüne geçti. Biz bu konuda yaya kalıyoruz; çünkü pazarlamayı bilmediğimiz gibi, öğrenmeye de yeltenmiyoruz. Çünkü bu, o kadar da ağırbaşlı bir iş gibi görünmüyor. Sanki, bir tür çığırtkanlıkmış gibi geliyor.

Ülkemizde fotografın satılmasının belli bir geleneği yok. Sergilerdeki satış, istisnaidir. Ancak, eş-dost ikramı şeklinde gerçekleşir. Ejdattan miras kalan gelenek, altın-arazi ve ev almayı yatırım sayar. Batıda, müzayedelerde fotograf satışı olduğunu biliyoruz. Orada şaşılası bazı satışların, şaşılası bedelleri de hiçbir saygıyı hak etmeyen aracılarca şişiriliyor. Eserlerin, objektif yapısal değerleri ile hiç ilgisi olmayan, uydurma magazinsel öyküler eşliğinde, onlara birtakım değerler yükleniyor.

 

 

S10-) Fotoğraf’ta ustalık, yetkinlik nasıl olur? Yani fotoğraf ustası tanımı sizce nasıl olmalı?

C10-) Sorunuzdaki “ustalık” sözcüğü çok yerinde.. Çünkü yerli-yersiz kullanılan “sanatçı” sözcüğünün artık suyu çıktı. Sanat tarihinin en baba isimleri, örneğin Rönesans ressamları usta idiler. Artist lafı, çok daha sonra kullanılır oldu. Biz bu rütbe ifade eden sözcüklere çok meraklıyız. Bu ölçüye göre, “sanatçı” elbette “usta” dan üstündür. Acaba, Fransızca’da ve diğer dillerde, ressam ve boyacı için peintre sözcüğünün kullanıldığı biliniyor mu?

Mimar Sinan Üniversitesi Fotograf bölümü ilk mezunlarını vereceği vakit, yönetimden bir soru geldi: “Diplomalarda hangi sanat adı yazılsın?” diye... Ben doğrudan “fotografçı” dedim. Hemen itiraz edenler oldu, “nasıl olur?” dediler, “mahalledeki vesikalıkçı da fotografçı... Bizimkilerin şöyle bir “foto designer” gibi fiyakalı bir ünvanı olmalı.” Fotografçılık, her şeyden önce bir meslektir. Bu mesleğin işi, objeyi görüntüye dönüştürmektir. İfade edilecek her ne ise, bunu görsel bir dille ifade etme becerisidir. Fotograf, sınırlı bir dildir. Herşey bu dille ifade edilemez. Usta fotografçı, bu dile hakimse, konuyu görür görmez bunu hemen fark eder. Bazı konular, ancak sinema ile ifade edilebilir, bazıları için yazı dili uygundur.

Fotograf ustası, fotograf refleksi kazanmış kişidir. Konuyu görür görmez, onunla ne yapacağın hayal eder. Bu hayali gerçekleştirmek için yapacağı hareketler, tamamen sezgilere bağlı refleksler şeklinde işler. Oturup, fikir yürüterek fotograf çekmek, çoğu konu için olanaksızdır. Nasıl ki, araba kullanırken, aniden önümüze çıkan birini kollamak için, otomatik olarak frene basarsınız, bu bedeninizin kazandığı bir reflekstir. Fotografçı, böyle bir sürü refleksle donatılmıştır. Fotografçı, bir konu karşısında, fotograf düşlerken, yılların deneyimini, birikimini ve dünya görüşünü arkasına alır. Bunları, görsele yansıtır. Sonradan açıklanmaya muhtaç, ham hayaller kurmaz. Fotografçının dili dolaşmamalı, kekelememelidir. Söylediğini, orta zekalı biri anlayabilmelidir. Fazla, entelektüel alt yapı gerektiren, birçok yan anlama gönderme yapan, dolaylı anlatımların muhatabı ancak çok küçük bir azınlık olabilir. Hatta bazen, muhatap miktarı öylesine azalık ki, ancak sadece fotografçının kendisi, bu fotografın ne ifade ettiğini anlayabilir.

S11-) Fotoğraf sergileri, işlevleri ve sonuçları hakkındaki görüşleriniz nelerdir?

C11-) Fotografçı, fotograf aracılığı ile kitlelere bir şeyler söylemektedir. Bazıları bunu “bakın ben ne gördüm” cümlesi ile ifade eder. Fotograf işlevseldir. Gördüğümüzü, milyonlara ulaştırmaya yarar. Fotografın, iletişim araçları ile paylaşılması en doğru yoldur. Bunun dışında, daha seçkinci bir yol, fotograf sergileri ile küçük bir azınlığa sunulması, daha da küçük bir azınlıkla açılış gününün yaşanmasıdır. Pek ender olarak, fotograf satışının da olduğu bu etkinlikler, fotografın seçkinleştirildiği alanlardır. Faydası, hitap ettiği azınlığın büyüklüğü ile ölçülebilir. Sonra sergi sonlanır, işler toplanır, ya evde yada iş yerinde epey bir yer işgal eder. Vaktiyle, bir Fransız yazarından okumuştum: “sanatçılar işlerini, öteki sanatçılar için yapar” diyordu. Bu yönüyle sergiler, bir tür onay alma yeri de sayılabilir. Fotografçının prestij kazanması da bir ölçü de bu yolda olur. Oysa, bu onayın alındığı gün, açılış günüdür. Oradaki, dost-ahbap kalabalığı, duvardaki fotografların görünmesini engeller. Bu günler, sık görüşemeyen ahbapların, hal-hatır etme vesilesi günlerdir. Böylesi hasret giderme yerlerinden bir tanesi de cenazelerdir. Şu farkla ki; cenazeyi toprağa gömüp, kurtulursunuz da, fotograflar sürekli başınıza kalır.

S12-) Klasik fotoğraf teknolojisinden dijital fotoğraf tekonlojisine geçiş fotoğraf dünyasına ve sanatına kısaca ne getirdi? Ne götürdü?

C12-) Sanırım, bu teknoloji, ilk önce video cihazlarında kullanıldı. O vakit, vaad ettiği görüntü kalitesi iyi değildi. Uzun süre, ancak düşük kontrastlı konular için iyi sonuç veriyordu. Çoğu, operatörler, onu kapalı havada kullanmayı tercih ederlerdi.Sonra, kontras aralığı filminkini yakaladı, hatta bugün çeşitli yazılımlarla,, hem kontras hem de duyarlık arasında çok daha geniş esneklikler kazanıldı. Eskiden çekilen bir siyah-beyaz filme karanlık odada sınırlı müdaheleler yapılabiliyordu. Banyo sonrası işlemler, insanı caydıracak derece uzun ve sonuçları kuşkulu idi. Bir dia pozitif, çok doğru bir pozlama ister ve standart bir banyoda yıkanırdı. Filmler banyo edilmeden, sonucu bilemezdiniz. Şu anda çekilen sahnenin, çekimden önce ve sonra hemen görülebiliyor olması, çok değerli bir olanaktır. Film kullanırken, kılı kırk yararak tek karede işi bitirebilen fotografçıların, sonucu görebildikleri halde poz taraması yapması ve konudan çekilebilecek ve hatta çekilmemesi gereken bütün olası kareleri çekip depolaması, inanılmaz bir şımarıklıktır. Bunun bir nedeni, film parası vermiyor olması ise, diğeri de kararı sonraya bırakma tembelliğidir. Bu davranış, fotografın ruhuna aykırıdır. Fotograf, fotografçının sahne karşısında aldığı taze bir izlenimle düzenleme ve seçim yapmasını ve ne yaptığını bilmesini gerektirir. Çekim sonrası, bunları seçmeye kalkınca, bu kalabalığı ayıklarken, sağlıklı karar vermenin zorluğu ve bu işin külfeti bir yana bazen görülür ki, bunlardan hiç biri asıl çekilmesi gereken kare değildir. Örneğin zamanlama olarak, asıl çekilmesi gereken fotograf 12. ve 13. karenin arasında kalmıştır. Veya fotografçının durduğu yer ta baştan yanlıştır.

Sayısal çokluk, örneğin nüfus çokluğu toplumdaki sıkıntıların önemli nedenlerinden birisidir. Halbuki fotograf bir seçme ve arıtma işidir... Toplayıp-biriktirme işi değil. Bir doktor nasıl günde 100 hastaya bakmak zorunda kaldığında doğru karar veremezse, fotografçı da binlerce kareden, doğru olanı kolayca bulup çıkartamaz. Genelde günümüzün hastalığı olan, görüntü bombardımanı yüzünden insanların duyarlılığı azalmakta ve artık güzeli çirkinden ayıramamaktadırlar. Bu yüzden bize, sözüm ona güzeli gösterecek danışmanlar sahnededirler. Kalite markalara ve fiyatlara bağlanmıştır. İnsanların karar verme yetenekleri hacir altına alınmıştır.

Konumuzun pratik yönüne dönersek, analog sisteme bağlı tüm itirazlara bağlı dijital teknikler bize büyük kolaylıklar sunuyor.Eskiden, küçük bir orjinalden, metrelik baskılar yapmaya kalkınca, agrandisördeki optik dağılma yüzünden görüntü kalitesi ciddi zarar görürdü. Bugün, çizgisel kayıt (tarama tekniği) sayesinde, çok büyük baskılar yapılabilmektedir.Doğruya yakın bir pozlandırma ile raw olarak çekilmiş bir fotograf işlenerek kusursuz hale gelebilmekte, fotografın kontras aralığına sığmayan çekimler HDR ve benzeri tekniklerle iyileştirilebilmektedir.Dijital yöntemin, yeni yazılım ve yeni üretimdeki gelişmeler sayesinde çok daha iyi bir yere geleceğine inanıyorum.

S13-) Dijital fotoğrafçılığın ve internet fotoğraf paylaşım sitelerinin yaygınlaşması ve buralarda  yüzbinlerce insanın fotoğraf paylaşmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

C13-) Önce şunu söyleyeyim: İnternet ortamındaki bu siteler hakkında, sadece kulaktan dolma bir fikrim var. Fotografın böyle bir ortamda, masrafsızca yaygınlaşması ve paylaşılması bana teorik olarak çok yararlı görünüyor; ama sadece kağıt üzerinde.. Kırk yıla yakın bir süredir kullandığımız TV için de aynı şeyi düşünürüm. Bizci, ciddi eğitim açığı olan bir ülkeyiz. Ortalamamız, ilk okul 3.sınıf imiş, bilenler söylüyor. TV her evin oturma odasına yerleşmiş bir sınıf olabilirdi. Bununla sadece formel açık eğitimi kast etmiyorum. Eğlendirerek eğitimle de bunu sağlayabilirdik. Ne var ki, biz bu olanağı kötüye kullandık. Ne idüğü belirsiz reiting kaygısı yada mazeretine sığınarak, aşağı kültürü ülkemize egemen kıldık. İnsanlık adına, kusur olarak ne biliyorsak, bunları sevimli ve olağan hale getirdik. Varoş kültürü egemen kılındı.

İnternete gelince... Elbette büyük paralar harcayarak, gerçekleştirilen sadece bir azınlığın gördüğü, sergiler yerine görüntülerin internette masrafsızca izlenebiliyor olması,çok olumlu olabilir.Ama bedavadır diye, kişiler ellerindeki özensiz fotografları yükleyerek ekranı  TV ninkine benzeyenbir çöplük haline getirebilirler. Esasen dışımızdaki tüketim dünyası da,  bu çöp yığınını kabartarak buna rant sağlamaktadır. Bunun sonunda, insanlar artık güzel ile çirkini, doğru ile yanlışı iyice karıştırabilirler. Bu paylaşım ortamında, insanların iltifat davet etmek için karşı taraftakini ölçüsüzce övdüğünü duyuyorum. Buna “söz rüşveti” denir. Bu, bir taraftan, pozitif yaklaşma veya insan sevgisiyle ifade edilse bile, sonuçta karşı tarafa zarar verebilen yüreklendirmedir. İyilik yerine kötülük yapılmış olunur.... 

 

                                                           e-posta: sabitkalfagil@gmail.com

 

Prof. Sabit KALFAGİL Röportajinın 2. Bölümü Gelecek Sayıda...

 

 

 

 

 

 

 

Bu Makaleyi Paylaşın

 
   

 

 

 

 

05-01-2012

 
   
Kompozisyon kitabını okuyamayanların bu röportajı bari okumasını tavsiye ederim... gerçekten faydalı bir röportaj oldu benim için.. her iki ustaya da tebrikler......    
mehmet koru

 

 

 

 

04-01-2012

 
   
Devamını iple çekiyorum... Fotoğraf adına inanılmaz dolu bir röportaj... Emeği geçen herkese sonsuz teşekkürler..   
Dilek Uyar

 

 

 

 

03-01-2012

 
   
büyük bir keyifle okudum.ikinci kez okumakta keyifli olacak eminim..tebrik ederim..selamlar.   
Müyesser AYVAZ

 

 

 

 

02-01-2012

 
   
Harika emeği geçen herkese çok teşekkürler..   
Şahin Efe Yılmaz

 

 

 

 

02-01-2012

 
   
Harika emeği geçen herkese çok teşekkürler..   
Şahin Efe Yılmaz

 

 

 

 

02-01-2012

 
   
Harika emeği geçen herkese çok teşekkürler..   
Şahin Efe Yılmaz

 

 

 

 

02-01-2012

 
   
2010 yılında Mersin’de düzenlenen “Mersinde İlkbahar” konulu fotoğraf yarışmasında kazandığım ilk resmi başarımın ödülünü “Hocamız Sabit Kalfagil’in” elinden almak benim için ayrı bir önem taşır. Kendisine eski fotoğrafçı olması gözüyle bakmamın yanında Akademik çerçevede ülkemize hizmet eden değerli bir fotoğraf sanatçısı olması benim için daha bir önem arzeder. Bu yüzden sabit hocamız bu özellikleri itibari ile kafamda sabitlenmiştir. Hamit Yalçın: Türk fotografcılığının ulu Ulu çınarlarından birisiniz Sabit Kalfagil: Estağfirullah Söze bu dizelerle ile başlanmış bu söyleşiyi okumak büyük keyif verdi. Mütevazi bir tutum ile söze başlayan hocamız “Ne olacaksa gene Anadolu’dan olacak” diyerek içindekini samimi bir şekilde dışa vuruyor. Yıllardır birçok başarıya imza atmış olan hocamız aslında tam bir Anadolu insanı olduğun...u bir kez daha hissettiriyor. Hocamız bildiğiniz gibi eski fotoğrafçılardan. Kendi baskısını kendi yapanlardan. Elbette ki bu baskıyı kişinin kendi yapması oldukça heyecan verici bir durumdur. Ve söylediği gibi, “Bir fotoğraf ancak basarsanız, “Sizin Fotoğrafınız olur”…Söyleşide bahsettiği terzi gibi. Bir pantolan-ceket sahibi olmak için verilen çaba misali. Biz yeni fotoğrafçılar baskımızı kendimiz yapmıyoruz ama fotoğrafı layıkı ile çekersek yinede kendimizi fotoğrafçı olarak görmeye çalışıyoruz. En önemlisi de etrafımıza farklı bakmak, farklı görmek isteme çabamız. Bir fotoğraf sahibi olabilmek için emek veriyoruz, düşünüyoruz. Şartlar oluşmamışsa tekrar emek veriyoruz, tekrar düşünüyoruz. Hatta bazen düşünmemize fırsat kalmadan şans bizden oluyor. Ya da sezgilerimiz bizi şansa götürüyor. Olgunlaşan şartlar karşısında çıkan fotoğrafı üzerimize giyiyoruz. Sabit hocamızda sanırım üzerinize en yakışan ne ise (en emek verilmişi olan, en farklı olan, en ulaşılması zor olan) onu giyiniz demek istiyor. _________ Okumayı sevmeyen, çabuk sıkılan değerli arkadaşlarımız için Hocamız’ın sohbetinden okunmasında fayda gördüğüm sözlerini sizlerle kısaca paylaşmak isterim. SÖYLEŞİNİN ÖZETİ: Fotoğraf Adına 15 Madde 1-Fotoğraf esasen var olan bir süreklilikten, bir çerçeve ile çekim sırasında, bir bölümü kesip ayırmaktır..! Daha sonra değil..!! 2-Üniversite’de fotograf öğrenmeye gelenler, kaderin savurduğu kurbanlardı.! Onların içinde, ancak birkaç kişi “fotograf gönüllüsü” idi. 3-Fotoğraf benim için, hiçbir vakit bir geçim yolu olmadı 4-Fotograf bir dildir. Anlatımı simgeseldir. Bu simgeler, milyon yıllık insanlık serüveni sonunda kazanılmıştır. Yazı dilinde seslerin karşılığı nasıl harf ve heceler ise, fotograftaki bu simgesel biçimler, belli durumları ve eğlemleri anlatır. Yazı dili, nasıl sayfalar dolusu harf ve hece yazılarak öğreniliyorsa, fotoğrafın da benzer yolla kazanılması mümkündür. 5-Bazı fotograf tarifleri vardır: “Oradaydım, onu gördüm” veya “Bakın ben ne gördüm” gibi... Fotograf için, orada olmak zorunludur, ön koşuldur ama yeterli değildir! Görmüş olmak, hissetmiş olmak da yeterli değildir! Önce; gördüğünüzün göstermeye değer olması, sonra da fotografla ifade edilebilir türden olması gerekir. 6-Vazgeçmeyi bilmezseniz, anlatmaya yeterli olmadığını görür ve başarısızlığı kabullenirsiniz. Giderek vazgeçme, konu seçmeye dönüşür. Konu; sizin kullandığınız dile uygun ise, size sinyal gönderir hale gelir. Yok eğer, çok dilli iseniz ki, bu çoğunluk için geçerli değildir; “bu konudan fotograf olur” yada “bu konudan sinema olur” deyip, ona göre yönelirsiniz. Ya da eliniz kalem tutuyorsa, yazarsınız. Özetle, her konu her dille anlatılmayabilir. 7-….“ne anlatıyor?” sorusunun yeterli belirginlikle yanıt bulması, “nasıl anlatıyor?” sorusunun da belli bir performansla yanıtlanması gerekiyor. 8-Ben; uzun aralardan sonra, bir geziye çıktığımda, ilk bir iki gün çekilenlerden hayır gördüğümü pek hatırlamam. 9-Gerçekten de insan, fotografa verdiği emeği, başka bir iş koluna verse zengin olur. 10-Fotoğrafta: “ustalık” sözcüğü çok yerinde. Çünkü yerli-yersiz kullanılan “sanatçı” sözcüğünün artık suyu çıktı. Sanat tarihinin en baba isimleri, örneğin Rönesans ressamları usta idiler. Artist lafı, çok daha sonra kullanılır oldu. Biz bu rütbe ifade eden sözcüklere çok meraklıyız. 11-Sergiler: Sık görüşemeyen ahbapların, hal-hatır etme vesilesi günlerdir. Böylesi hasret giderme yerlerinden bir tanesi de cenazelerdir. Şu farkla ki; cenazeyi toprağa gömüp, kurtulursunuz da, fotograflar sürekli başınıza kalır 12-Fotograf, fotografçının sahne karşısında aldığı taze bir izlenimle düzenleme ve seçim yapmasını ve ne yaptığını bilmesini gerektirir. 13-Fotoğraf Paylaşım Siteleri: Bu paylaşım ortamında, insanların iltifat davet etmek için karşı taraftakini ölçüsüzce övdüğünü duyuyorum. Buna “söz rüşveti” denir. Bu, bir taraftan, pozitif yaklaşma veya insan sevgisiyle ifade edilse bile, sonuçta karşı tarafa zarar verebilen yüreklendirmedir. İyilik yerine kötülük yapılmış olunur. 14-Fotoğraf seçme ve arıtma işdir. Toplayıp- biriktirme işi değil 15-Profesyonellik, sanılanın aksine, bizde her vakit bir mükemmelliğin adı değildir. Hocam Çok Teşekkür Ederiz Sağlıcakla Kalınız.    
Ragıp Sarı

 

 

 

 

02-01-2012

 
   
USTAMIZA SELAM VE MUHABBETLERİMİZİ SUNUYORUM   
memduh ekici

 

 

 

 

02-01-2012

 
   
Çok iyi düşünülmüş ve hazırlanmış bir röportaj;keyifle okudum ,bilgilendim..Ustaların gönüllerine sağlık..Saygılarımla..   
Gülay Tansu

 

 

 

 

02-01-2012

 
   
Çok güzel bir röportaj. Keyif alarak okudum. İki ustama da sevgi ve saygılarımı iletiyorum...   
Haşmet Bahadır LAÇİN

 

 

 

 

01-01-2012

 
   
Bir ustayı, ancak bir başka usta bu denli derinliklerde konuşturabilirdi... Bu röportaj bence başyapıt, çok geniş bir kitle faydalanacak. Her iki ustaya da gönülden teşekkürler...   
Mikdat Besni

 

 

 

 

01-01-2012

 
   
2. bölümü merakla beklemekteyim. Teşekkürler...   
Erhan Uçar

 

 

 

 
 
 
    anasayfa
künye
varoluş
katılım
iletişim
e-dergi
fotomakale
röportajlar
etkinlikler
giriş yap
kayıt ol
şifremi unuttum

 
 
Anafot.net | Anafot.com | Anadolu Fotoğraf Dergisi ©2011 | Tüm Hakları Saklıdır. İçerikler izinsiz kullanılamaz.